Okumak Anlamaktir

29 Kasım 2012 Perşembe

Sana İmkansızı Pişirmekteyim

Eksik olan yönümüz; yönümüzü bulamayışımız. Bazen ölmek için çok geç kalırız yada bazılarımız gibi erken davranırız. Fakat öbür taraf her zaman çok sıcak. Yeniden doğmaksa zaman alacak. Telafisi yok. Tarihe tuttuğumuz her not hata olarak hatırlanacak. Üstelik o da kısır döngüden ibaret. Düzeltmekse amacın, toprağa girmeden denemek gerek ki bunun için asker olman gerek. Çocuklaşma, yaşlanmaya devam et ölene dek.

Empalarım, ölemek için yaşar - yaşamak için doğar. Can vermek istemem ama ne de yaşamaya hevesim var. Oysa geriye kalanlar, hip hop'la doldurmaya çalıştığımızı sandığımız boşluklar ve hep boşuna anca attığımız onca adımlar.

Hadi; kör ateşte dolaş. Acını dindirmeye çalışma, gel kahvaltımı paylaş. Biliyorum; çocuklarınıza ruhumdan üfledim. Ben ki bi'nevi hayat tüketme bahsiyim, mutfaktayım Gümülcine sana imkansızı pişirmekteyim.

26 Kasım 2012 Pazartesi

İnişler, Çıkışlar

Herkesin yüzünde ki acı gerçeğin kıskaçında, hikayemin henüz başı. Vazgeçilip terk edilmekle tehdit edilmekteyim. Menfaatlerim alehimde saf tutar oldu, gün batımı mateminde çekiyor olurum cefamı.

Tüm bu musibetlerin yegane sahibiyim, sanma ki infilak etmem! Bir çamur deryası halini alır yazdıklarım ve niceleri cephelenir bana karşı.

İyilikle aram iyi değil. Ben hiçte vücud bulduğum varlık, sen elimi kana bulayacağım yurttaş. Nedir huzurunu kaçıran gözlerinde ki bu telaş?

23 Kasım 2012 Cuma

Ben Farklıyım!

Çocukluğumu hatırlıyorum da; sanki, ben yokken herşey sürekli olduğu yerinde sayıyormuş gibi bir hisse kapılıyordum. Babam mesela, hep 40 yaşındaymış hiç çocukluk yaşamamış ve hiç yaşlanmayacakmış gibime geliyordu. Tüm dünyanın benimle birlikte harekete geçtiğini hatta herşeyin benim üzerime kurulu olduğunu, bunu bana belli etmemeye çalışanların ise günü geldiğinde bana sürpriz yapmak istedikleri için benden gerçeği sakladıklarını düşünüyordum. Böylelikle çok önemli biri olduğumu ilan etmiş olacaklardı. Sanırım ailemin ve akrabalarımın bana olan yoğun ilgisinden dolayı böyle düşünmüş olmalıyım. Tabi bunun aslında gerçekte böyle olmadığını annemin bana; büyüdüğümde benim de bir baba olacağımı söylediğinde farkettim. Bu hiç hoşuma gitmemişti, çünkü çok sıradan birşeydi. Oysa ben bir süper kahraman olacağımı düşünüyordum. Ne büyük bir hayal kırıklığı.

96 yılı İdadiyespor kadrosu. hayal gücümüze bakar mısınız?
Üst soldan sağa: Süha, Selçuk, Cihan, Mehmet, Sabri, Mustafa, Mustafa
Alt soldan sağa: Sami, Ali (ben), Birtan, Samet, Barış, Ümit
Sol üst köşede yalnız duran Hamdi.

Bu durumu çok içerlemiş olmalıyım ki ergenlik dönemime doğru yol alırken, sonradan kazanacağım özel güçlerimin ortaya çıkmasını bekledim hep. Bilirsiniz, örümcek adam gibi; bir örümcek ısıracak sonra mutasyon gerçekleşecek. Ama değişen birşey olmadı. Sadece ergen olmuştum ve çok sinirliydim. Tamam, süper güçleri olan biri olmamıştım ama sıradan biri olmadığım konusunda yanılıyor olamazdım! Bunu ıspatlamalıydım. Dünya benim etrafımda dönmeye devam ediyordu sonuçta, bunu görebiliyordum. Ben en iyisini hak ettiğime inanıyordum, farklıydım ve bunu hissedebiliyordum! Benim ve birkaç arkadaşımın dışında herkes saçmalıyordu bize göre. Büyüklerimizden de kimse birşey bilmiyordu çünkü onların çağı kapanmıştı bir kere ve sıra bizdeydi. Onlar bunu anlayamazdılar. Geri kalan akranlarımızın arasından da doğru olanı biz yapıyorduk. En güzel müziği biz dinliyor, en güzel elbiseleri biz giyiyor ve en güzel hayatı biz yaşıyorduk. Önemliydik, belki bunu herkes göremiyordu ama birgün herkes anlayacaktı.

Derken, ben ve arkadaşlarım Üniversite'yi kazandık. O yıllar iki kez ünlü olma girişiminde bulunmuştuk ama işe yaramamıştı. Artık bunun için pek bir vaktimizin de olduğu söylenemezdi çünkü zaman acımasızca akıp geçiyordu. Tüm evren bize karşı cephe almış ve elinde ki her kozu alehimizde oynuyordu sanki. Herşey için çok geçti ve iyiden iyiye başarısızlığımızın nedeni, sistemin ta kendisi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu yüzden bunun acısını herkesten çıkarma niyetindeydim. Çok kızmıştım çünkü! Küfrediyordum! Suçluyordum! Kadınları, aileleri, eğitimi, devleti, polisi, aklınıza gelebilecek herkesi... Herşeye karşıydım! Yenilmemeliydim, güçlüydüm! Doğruyu yapıyordum ve hak ettiğim karşılığı alamıyordum!

Birgün uyandığımda fark ettim ki, ben harcanabiliyorum. Ben; kendimi diğer kişilerden farklı gördüğüm için onlar adına önemli biri olduğum yanılgısına saplanmıştım. Çocukluk, ergenlik, cahillik, ne derseniz deyin. Kademe kademe aşılması gereken bir yolculuk bu sanırım. Güzel, tatlı bir rüya. Şimdilerde; etrafımda ki yeni yetmeleri gördükçe aklıma o günlerim geliyor ve tebessüm edemeden yapamıyorum. İşin acı tarafı, 23-24 yaşında olup hala ergence düşünenler var. Ne acı. 30 yaşını aşmış ama bunun farkına varamamış kişilerin durumu ise en vahim olanı sanırım. Herkesin kendi kibirinde kavrulma süresi değişiyor olsa gerek. Birşeyleri ispat peşinde koşmak, zaman kaybıdır. Sorumluluk alıp, yapması gerekeni yapmalı insan.

18 Kasım 2012 Pazar

Senden Nefret Etmiyorum ama Sevmiyorum da!

Öldürüyordur seni sevdiğin. Bir de hüzün kaplar ya içini, kurur kanın damarlarında. Yine de kızamazsın. "Haklısın, peki o zaman" dediğinde küsmesin diye çıkmıştır o söz, düğümlendiği yerinden son defa. Kokmuyordur çiçekler artık ona. Açmıyordur güneş. Ve yağmur yağdığında, sadece yağmur yağıyordur. Dilin damağın kurur da matem çalarsın göğe. 

"Ey parlayan ay! Ne ara geliverdi hasat zamanı, gül bahçesine Ali'nin?"
"Ben ne ile gönlümü hoş tutayım şimdi?"

Öylesine kördür ki sevdiğim; saplayamamıştır bile kalbime hançeri. Oysa ölüm, taze bal tadındaydı. Bense zehir içmek zorunda kalmıştım yaşatılarak. Senden nefret ediyorum diyemem ama sevmiyorum da artık. Çöl gibisin benim için. 


Hoşunuza gittiyse eğer, bunlara da bir göz atın derim ben:

14 Kasım 2012 Çarşamba

Evim, Güzel Evim

Kiralık ev aranıyor!

Yaz tatilinden sonra yeni okul dönemi nedeniyle 2005 yılından bu yana öğrencilik hayatımı sürdürdüğüm Atina şehrine geri dönmüştüm. Bu yılın diğerlerinden farkı, Üniversite yurtlarının devlet tarafından maddi imkanı kısıtlı olan öğrencilere sağladığı bedava konaklama süresinin sonuna gelmiş olmamdı. En kısa zamanda yurtlardan çıkmam gerekiyordu ve bu bende ciddi bir şekilde stres yaratıyordu. Bütçeme uygun bir ev ve bir de ev arkadaşı bulmam gerekiyordu, üstelik sınav döneminin tam ortasında. Neyse ki ev arkadaşımı bulmak uzun sürmedi. Benimle aynı kaderi ve fakülteyi paylaşan liseden arkadaşım, İbrahim'le birlikte aynı evde kalmayı kararlaştırdık. Geriye evi bulmak kalıyordu. Ama yine de elimizi çabuk tutmamız gerekiyordu çünkü yeni eğitim yılı henüz başlamış ve ev kiralayacak olan öğrenciler Atina'ya gelmişlerdi bile.

Hatırlıyorum da yaptığımız ilk şey internetten kiralık evleri kontrol etmek olmuştu. Sonuçta öğrenciydik ve bize kiralık ev bulması için emlakçıya ödeyecek paramız yoktu. Kendimiz koşuşturmamız gerekiyordu. Üstelik ben şahsen, bu işlerde oldukça tecrübesizdim ve neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Neyse ki bu konuda İbrahim son derece deneyimliydi. Yurtlara yerleşmeden önce, Atina'da ki ilk yıllında  2 ev değiştirmek zorunda kalmıştı, ve böylelikle ev bulma konusunda tüm işi o üstlenmişti neredeyse.

Kıralayacağımız ev, hem Üniversite'nin yurtlarına hem de fakültemize yakın olsun istiyorduk. Böylelikle 6 yıl boyunca beraber vakit geçırdiğimiz arkadaşlarımızla iltibatı kaybetmeyecektik. İşe; internette rastladığımız bölgemizde ki ilk kiralık evden başladık. Ev sahibi bir kadındı. Fazla detaya girmeden söylemek gerekirse, kadın bizi ahmak sanmış olmalı ki atmaya çalıştığı kazık bir tarafımıza giremeyecek kadar büyüktü. Anlaşılan o ki, evini kiralamak istemiyordu yada bu konuda oldukça başarısızdı. Üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına rağmen hala evine bir kiracı bulamamış olması bunu gösteriyor sanırım. İnternette ki ilanlara pek fazla itibar göstermemeye karar aldık, çünkü birçoğu ya sahte çıkıyor yada çoktan kiralanmış oluyorlardı. Dolayısıyla sokakta ki ilanların tamamını kontrol edip bize uygun olan evin sahibi ile iletişime geçmemiz gerekiyordu, belki bir randevu ayarlayabiliriz ve evin durumunu kontrol edebiliriz diye. İlk iki haftamız bu şekilde geçmişti. Sabah akşam dolaşmadık yer, göz atmadık ilan kalmamıştı ama ne yazık ki bir sonuca ulaşamıyorduk. Başka semptlere de uğramaya başlamıştık ama sonuç hep aynıydı. Ya kiralar pahalı oluyordu yada ev çoktan kiralanmış oluyordu. Üstelik zamanımız iyiden iyiye daralıyordu.

Pek vaktimiz kalmamıştı açıkçası. Bu durumun böyle devam etmesi halinde, bundan sonra ki hayatımı bir parkta geçirmek zorunda kalacağım gerçeği, sonumun Omonia'da ki mülteciler gibi olacağını düşündürmekten alı koyamıyordu. Kim bilir belki de eroine başlardım. Bu benim için hiç hoş olmazdı doğrusu. Evet karamsar ve çocukça bir yaklaşım, bunu kabul ediyorum. Fakat tuhaf olan; insan ümidini yitirdiğinde aklına nedense hep olumsuz şeyler geliyor. Neyse ki bu durum daha fazla devam etmedi. Çok iyi hatırlıyorum 5 yıl öncesiydi. Alışverişten dönüyorduk ve şuan İbrahim'le birlikte kaldığımız mahalleden geçiyorduk. O zaman benim İbrahim'e;

"Ne güzel bir mahalle. Herşey yolunda giderse okul bittiği zaman ve Atina'da bir iş bulduğumda burada yaşamak isterim" 

deyişimi asla unutmayacağım. Evi kiralayacağımız gün yine aynı mahalleden yurtlara geri dönmek için geçiyorduk. Ve planımızda o mahallede ki ilanları kontrol etmek yoktu çünkü burada ki kiraların çok yüksek olacağını düşünüyorduk. En nihayetinde kampüse en yakın yerdi ve bu; ev sahiplerine fiyatları abartmalarında büyük avantaj sağlıyordu. Gece geç saatti, yorulmuştuk. Lakin gözümüze bir ilan ilişmişti. İlanı kontrol etmek için gittiğimizde, karşı ki dairenin balkonunda oturan orta yaşlı bir bayan bize; evin anahtarları kendisinde olduğunu ve eğer istiyorsak eve girip bir göz atabileceğimizi söylüyordu. Biz de bunun harika bir fikir olduğunu, rahatsızlık vermeyeceksek bunu yapmak istediğimizi belirttik. O da bizi içeri davet etti ve böylelikle evi görmüş olduk. Kadın ev sahibinin çok iyi biri olduğunu ve aynı zamanda kendisinin de kiracı olduğunu söyledi. Öğrenci olduğumuzu ve ekonomik durumumuzun iyi olmadığını ona anlattığımız vakit bize fiyatta kolaylık sağlayabileceğini de belirtti.

Öyle de olmuştu. Üstelik bizden depozito da talep etmemişti ve 1 ay boyunca evde bedava kalmamıza izin vermişti. Biz de bu zamanın bir kısmını evi temizlemek, gerekli onarımları gidermek ve birkaç malzeme almak için değerlendirmiştik. Bir süre sonra yurtlarda ki odalarımızda ne varsa hepsini taşımıştık ama evin salonu ve mutfağı hala bomboştu. Birşeyler satın almamız gerekiyordu. İki koltuk bir masa, birkaç tane de tabak kaşık filan. Yurtlarda kaldığımız dönem, o tarz şeylere ihtiyaç duymuyorduk çünkü; yemeğimizi devlet karşılıyordu. Artık böyle birşey söz konusu değildi, ve o yüzden fiyatları kolaçan etmek için birkaç mağza gezmiştim ama çok pahalıydılar. Özellikle koltuk takımı tarzı şeyler. Anlaşılan evin birşeye benzemesi için biraz masraf yapmamız gerekiyordu. Derken internette bir ilana rastladık. Acilen evden taşınması gereken biri 150 Euro'ya kendi salon takımını satıyordu, ve bu fırsat kaçmaz diye düşünmüştük. Bize en çok, taşımacılığı ile birlikte 200 papele mal olucaktı bu da kafa başı 100 papel demek. Ne yazık ki sınavlarımız ve üşengeçliğimizden dolayı bu cazip fırsatı da kaçırmış olduk.


Penelope'nin hediyeleri

Birgün İbrahimle, durum değerlendirmesi ve hesap kitap yapmak için yeni evimize gittik. Artık yurtlardan rahatça kovulabilirdik, en azından gecemizi geçirebileceğimiz bir yerimiz vardı ve parkta sabahlamak zorunda kalmayacaktık. Bu iyi bir gelişmeydi. Öte yandan kirladığımız ev, bir evden çok barınağı andırıyordu. Ev o kadar boştu ki sesimizi yükselttiğimizde yankı, 1 gün boyunca devam ediyordu. Balkonda oturuyor ve 150 Euro'ya kaçırdığımız o fırsat yüzünden birbirimizi suçluyorduk. Muhabbete depresif bir atmosfer hakimdi. Okulu tartışıyorduk. Okulun iyi denilemeyecek kadar kötü bir durumda olduğundan, henüz bir baltaya sap olamadığımızdan, ailelerimize yük olmaya başladığımızdan, bu yetmezmiş gibi; şimdi bir de masrafa gireceğimizi ve artık her ay ödememiz gereken bir kiranın olduğu gerçeğinden söz ediyorduk. Depresyona girmemiz için yeterli nedenlerimiz vardı. O vakit yanımıza yaklaşan yaşlı bir bayan, bize seslenerek ne tartıştığımızı sordu.
"Tamam, bir tek sen eksiktin teyze yahu. Seni ne alakadar ediyor?" diye düşünmüştüm. Daha sonra olacak olanları tahmin edebilseydim eğer, muhakkak böyle düşünmezdim. Yaşlı bayan bize isminin Penelope olduğunu, şimdilik karşı apartımanda kaldığını ama taşınması gerektiği için evi satacağını söyledi. O bunlardan söz ederken biz hala bir anlam veremiyorduk ve ben "Bize ne bundan?" diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Penelope bizi evine davet etmek istediğini söyledi. Elinden çıkarması gereken bir salon takımı olduğunu ve beğendiğimiz taktirde bize hediye edebileceğinden bahsetti. Şaşırmıştık. Duyduğumuz şeyin gerçek olup olmadığından emin değildik. Israrcıydı, biz de onu kırmadık. Evine gittiğimiz zaman karşılaştığımız şey; tahminen 1500 Euroluk bir salon takımıydı. İlk başta bunu karşılıksız bir hediye olarak kabul edemeyeceğimizi, bütçemizin yettiği kadarıyla birşeyler ödememizin daha doğru olacağını söyledik. Ama Penelope bu teklifimizi red etti. Paraya ihtiyacı olmadığını, bunları hediye olarak kabul ettiğimiz taktirde, kendisini ağır bir yükten kurtaracağımızı sözlerine ekledi. Anlaşılan gerçekten elinden çıkarmak istiyor ve alım satım işleriyle zaman kaybetmek istemiyordu. Üstelik bu bizim için büyük bir lütuftu. Fırsat ayağımıza kadar gelmişti. Ona sonsuz minnet borcumuzu nasıl ödeyebileceğimizi sorduğumuzda, o bize eşyaları işaret ederek onları almamızın yeterli olacağını söyledi.

Eşyaları taşımamıza yardımcı olması için yakın dostumuz Ercan'ı telefonla aradık. O da bu duruma çok şaşırmıştı. Eşyaları taşımamız için evine gittiğimizde, yaşlı bayan sözünde durmuyor ve bize daha da fazlasını çıkarıyordu. Halılar, bir sürü mutfak eşyaları, avizeler vesayre. Hepsini taşıdığımızda üzerimizde tatlı bir yorgunluk vardı. Yaşlı bayana asla ödeyemeyeceğimiz o minnet borcumuz bir kat daha artmıştı. Ama Penelope, ona büyük bir iyilik ettiğimizi düşünüyordu. Bizi o akşam, neredeyse tamamen boşalan evinde yemeğe bile davet etmişti. Kıramazdık. Yemeğe gittiğimizde mutluluğu yüzünden okunuyordu, Penelope'nin. Espiri üzerine espiriler patlatıyor, hatta bana kendi adını taşıyan torununu gelin vermek istediğini söylüyordu. Tabi bu bir espiriydi. Bize tavuk sipariş etmişti. Yedik içtik. Ona teşekkür ettikten ve şükranlarımızı sunduktan sonra oradan ayrıldık. O gün onu, ilk ve son görüşümüz olmuştu.


Sığ biri değilim

O dönem yaşanan tüm bu olayları küçümseyecek kadar sığ biri değilim. Özellikle bu yazıyı yazmamın en önemli nedeni olan Penelope'yi ve bize yapmış olduğu iyiliği asla unutmam. Bahsi geçtiği her seferinde dillendirdiğim  tüm bu yaşanılanlara bazılarının "götsünüz oğlum" yorumunu yakıştırması, onların ne kadar da kör ve sığ olduklarını gösterir aslında. Ben kaderci biriyimdir, tesadüflere inanan eksik ve şuursuz biri değil. Olup biten herşeyin geçerli bir nedeni vardır. Buna akıl sır erdiremeyenlerin şans olarak yorumladığı boş şeye inanmam. Ve evet, kazandığın şeyin kıymetini bilmek için önce kaybetmen gerekiyor.

Bizim o gün o ilanı görmemiz ve biz hiç birşey demeden, bize evi görme teklifinde bulunan o kadına rastlamamız için yorgunluktan bezmiş ve umutların tükendiği son anda, o mahalleden yurtlara yol kesmemiz gerekiyordu. Böylelikle o güne dek en çok beğendiğimiz evi tutmuş olalım. Bize kazık atmaya çalışanı bilmiş olalım ki, iyi niyetli ev sahibi ne demek iyice onu anlayabilelim. Ve o 150 Euroluk salon takımını kaçırmamız gerekiyordu ki, Penelope'nin hediyeleriyle karşılanalım ve o mutluluğu içtenlikle yaşıyabilelim. Bu sadece bir ev ve bir salon takımından ibaret değil. Çok daha fazlası.

8 Kasım 2012 Perşembe

Kadın & Kül



Kışın son günü soğuna tutunmuş bir ilk bahar sabahı uyanamadığında; ne de yakışmıştı seher şebnemi gözlerine ölümün o ketum lekesi. Aynı ihtişamın tohumundan filizlenirdi birbirinden ayrı iki derya. Biri bilmezdi bile, diğeri tapardı ona.

Ve hüzünle demlinirdi o, ay yüzü; tuzlandığında engin denizler gibi masmavi dalgın gözleri. Kendimi batırırdım onlara, batmaz denilen gemiler gibi. Ve bir cumartesi gecesi sen öldün, ve ben oldum tüm kötülüklerin rahibi. Kutsadığım eller şeytanın ki. Düşürme gözlerini yüzümün üzerine, sahibe köpeği ile alay eder gibi.

Kinle doluyum kendime. Boşa geçirdiğim her bir anın intikamını alırcasına, umudun doğum sancılarını boğmaktayım sadece. Ve not düşüyorum nefesinin çilek koktuğunu, anılarının can yaktığını. Kelimeler kifayetsiz kalmıyordu bu denli nemli ruhumun derinliklerinde; ben bu derde dusmeden once!

Asla olmam dediğim adam oluyorum ve zaman eskitiyor hepimizi.

Amma Velakin