Okumak Anlamaktir

18 Kasım 2015 Çarşamba

Ne yapmaya çalışıyorsun Alex?

Zinedine Zidane, Steven Gerard, Ronaldo (fenomen) Roberto Carlos gibi efsaneler vardır. Bir de çok iyi/çalışkan takdir edilen futbolcular vardır ki kendi kulübünde yer edinmişlerdir ve unutulmazlar. Örneğin Totti, Maldini, Alan Shearer, Metin Oktay, Rıdvan Dilmen gibi. Burada sıradan futbolculara değinmeme gerek yok, kimseyi rencide etmek istemiyorum. 


Sen; Alex... 2. kategoriye aitsin. Yani kendi takımında yer edinmiş, kulübüne çok şeyler katmış, çalışkan ve asla unutulmayacak olanlardan. Amma velakin bir de şöyle bir durum var; bu tür futbolcular her zaman kulübüne kattıkları değerlerle anılmazlar ne yazık ki. Örnek vermem gerekirse; Cantona mesela, taraftara attığı tekme gelir ilk akla, yada George Best'in içtiği whiskey'ler ve becerdiği kızlar.

Bil ki bana Alex de Souza dendiğinde, Fenerbahçe camiasını sahtecilikle itham edişin gelecek ilk aklıma. Sonra sen hala futbol oynuyorken taraftarın diktiği o heykel. Ne bir golünü hatırlayacağım ne de attırdığın bir golü. Bunun da sorumlusu sensin. Fenerbahçe'den ayrılışın malesef çok yakışıksızdı, futboldan ayrılışınsa ondan beter oldu bizim için. Her ne kadar haksızlığa uğramış olduğunu düşündüğün için böyle davranıyor olsan da, köşene çekilip en azından seni doğru düzgün anmamızı sağlayabilirdin. Bir ihtimal gelecekte yeniden karşılaşabileceğimiz gerçeğini de yok ettin. Oysa ben seni akıllı biliyordum. Üzülüyorum açıkçası.

3 Kasım 2015 Salı

#seçim2015

Siyaset özel ilgi alanım olmadığı gibi pek de hoşlandığım birşey değildir. Ama ne varki yaşamdaki insan unsurunun düzenini sağlayan temel taşlarından biri olduğundan ötürü, hiçbir bireyin ondan bağımsız hayatını sürdürebileceğini düşünmüyorum. Ben de hemen hemen herkes gibi kendi adıma konuşacak olursam, [eskiden olduğundan] gün be gün daha çok takip etmek zorunda kalıyorum.

Dolayısıyla, gözlemlediğim bir dizi faliyetler ve gelişmeler zinciri sonrasında, kendi görüşlerim ve ideolojim oluşmuş oluyor. Tabi bu birçoklarımız için böyledir. Ve doğrusunu söylemek gerekirse bu fikirlerimi dile getirmekten kaçınırım. Yanlış anlaşılmaktan, fişlenmekten veya birilerini rencide edip edileceğimden korktuğum için değil, bende saklı kalması gerektiğini düşündüğüm içindir. Belki bu yazım bir milattır.

Seçmen partiyi değil - bir ideolojiyi desteklemeli.
En nihayetinde oy kabinine tek başımıza giriyoruz.


Sınıf Başkanı

Türkiye'deki 1 Kasım seçimleri ve şuanki mevcud durum bana yaşadığım bir olayı anımsatıyor. Sizlere 1 Kasım seçimlerinin analizini yapmaktansa ki bu bana düşmez, başımdan geçen küçük bir olayı anlatmayı tercih ettim. Nitekim aralarında birçok ortak nokta olduğunu zannediyorum. Umarım sonunda ne demek istediğim anlaşılır.

Ben bir Yunan vatandaşıyım. Batı Trakya'lıyım. Yunanlılara göre müslüman, Türklere göre Türk azınlığındanım. Bu ikilem yurdumun önde gelen problemlerinden biri olmuştur her zaman. Ekonomik krizle birlikte öyle görünüyor ki artık bunun pek de bir önemi kalmadı. Sonuçta, her iki kesim de dertlerimizin ortak olduğunun farkına varıyor.

Bizler istiyorsak ilkokul, orta ve lise eğitimimizi anadilimizde yani Türkçe olarak görebiliyoruz. Bu tamamen tercih meselesi. Bunun yanısıra orta ve lise eğitimini dileyen Medrese'de gerçekleştirebiliyor.
Ben ilkokulu 6 yıl boyunca İdadiye azınlık ilkokulunda okudum. Hatırlıyorum da; 1. sınıfta Yunanca dersinde Yunanca 've' anlamına gelen και (ke) - yazmayı ve telaffuz etmeyi öğrenmemiz 2 günümüzü almıştı. Öğretmenimiz neredeyse cinnet geçiriyordu. Mezun olduğumda Yunanca 2 cümleyi tamamlayamayacak durumdaydım. Böyle bir alt yapıyla ailem beni, okulun 3/1'nin azınlığın oluşturduğu Yunan ortaokuluna yazırdırdı. 25 kişilik sınıfta 11 Türktük.

4o Γυμνάσιο Κομοτηνής

Hala yapıyorlar mı bilmiyorum ama benim dönemimde bu bir gelenekti. Öğrenciler kendi aralarında 5 kişiden oluşmak üzere sınıf yönetimini seçimle belirliyorlardı. En çok oyu alan öğrenci ise sınıf başkanı oluyordu. O kişi sınıfın disiplininden sorumlu tutuluyordu.
Seçimlerin yapılacağı gün Veysel adında bir arakdaşım, bana adaylığımı koymamı tavsiye etmişti. Planına göre 11 kişi oyunu bana kullanacak, sınıfın geri kalan oyları ise Yunanlıların çıkarttıkları adaylar arasında dağılacaktı. Planı işe yaramıştı. Farkla birinci olmuştum ve sınıf başkanıydım. Ama bu sonucu tebessümle karşılayan Yunan öğretmenimin aksine geri-kalan öğrencilerin hiç hoşuna gitmemişti. Sonuca itiraz ettiler. Yunanlı olduğunu ispatlamaya çalışan Gürcü yada Rus kökenli sözde Pontus'lu öğrencilerin sataşmalarına ve hırçınlıklarına maruz kalıyorduk. Seçim tekrarlandı. Ama sonuç değişmedi. Daha da hiddetlendiler. Yine tekrarlandı, yine değişmedi.
Çocuktuk. Kavga etmeye hazırdık. Düzeni sağlayacak kişiyi seçmeye çalışıyorduk ve tam anlamıyla kaos yaşanıyordu. Öğretmenimiz vaziyetin farkındaydı ve bir çözüm sundu. Birimize bir zarar gelmesinden endişeli olduğu her halinden belli oluyordu. Dedi ki:

'Bu oylama ilk 5'i seçsin, sonra o 5'li kendi arasında sınıf başkanını seçsin, ve o sınıf başkanı görev dağılımını yapsın'

Öyle de olmuştu. Her birimizin 2 oy kullanma hakkı vardı ve oylama açıktan gerçekleşti. Sınıfın en çalışkanını başkan seçmiştik, o da bana kıyak yaparak istediğim görevi seçebileceğimi söylemişti.


Son söz:

O gün o sınıfta olan Yunan öğrenciler de çok iyi farkındaydılar ki; normal şartlarda sonuç asla değişmeyecekti. Direncimizi kırmak için güç kullanmaları fayda etmemişti. Seçim sistemini değiştirmek zorunda kalmışlardı. Bizler o gün çocuktuk. İçimizde gizlediğimiz değerlerimiz bizleri bir arada tutuyordu. Fakat çocuktuk, pek dayanamadık.

Büyüklerin hikayeleri de o sınıfta olanlardan pek farklı değil aslında. Ama ne var ki onların dirençleri çocukların ki kadar kırılgan olmuyor. Bazı şeyler unutulmuyor da. Benim sınıf başkanlığım hikayesi gibi mesela.

Baskıdan başarı doğar.

26 Ekim 2015 Pazartesi

Hesap Çarşıya Uymadı

Müşterisi sadık - sayıca çok, lüks bir restoran çalıştırdığınızı düşünün. En sağlıklı ve en iyisinden çeşitli meyve, sebze ve et ithal etmişsiniz. Bir de Arap, Yunan ve Portekiz mutfağından tatmış bir şekilde 'ismini az da olsa duyurmuş' özel çalışanlarıyla birlikte bir şef tutuyorsunuz.
Fakat şöyle bir sorunla karşılaşıyorsunuz. Şef; daha önce menüsü bu denli geniş ve iddialı bir restoranda bulunmamış olmalı ki, kontrolü elinde tutmakta zorlanıyor. Yemeklerde istenilen lezzete bir türlü erişemiyor. Yaptığı yemekler tatsız ve tussuz. Müşteriler haliyle şikayetçi.

Fenerbahçe'nin durumu da buna benziyor.

Fenerbahçe belki de tarihinin en pahalı ve en kaliteli kadrosunu kurdu bu yıl. Her yıl olduğu gibi ligte şampiyonluk parolası yanına bir de Avrupa'da özlenilmiş/hasret kalınmış başarıyı da ekledi. Büyük bir kesim kupayı hayal ediyordu. Her zaman hesap çarşıya uymuyor.


Oysa Vitor Pereira geldiği ilk tarihten bu yana her Fenerbahçe'nin hayalini süslediği bir futbol anlayışından bahsediyor ve iddialı açıklamalarda bulunuyordu. Önde basan, top hakimiyeti olan agresif, mücadeleci atak futbol oynayan, kısaca her maçı domine eden bir Fenerbahçe'den söz ediyor - taraftarı umutlandırıyordu.
Küçük bir parantez: buna umut tacirliği denemez. Kadro; Vitor Pereira'nın tarif ettiği futbola müsaitti ve hala müsait. Bugüne gelinen süreçte oynanılan futbolu biliyorsunuz, hepimiz izliyoruz ve beğenen bir kişi dahi bulamazsınız. Büyük söz mü konuşmuştu teknik direktör? Yoksa yapamayacağı işin altına mı girmişti? Peki tarihinin en iyi kodrosunu kurduğu Fenerbahçe, neden en kötü futbolunu oynuyor?


Vitor Pereira'nın yanlışları

Vitor Pereira'nın en büyük handikapı hatasında ısrar etmesi ve doğruya çok az şans tanıması. Hatırlayın; çift santraforla çıktığı ilk dönemlerde Diego'yu sol açığa monte etmeye çalışması, bugün gelinen şu noktada aslında Fenerbahçe'nin o dönem sergilediği en iyi futboluydu diyebiliriz ve o zaman da Rıdvan Dilmen başta olmak üzere birçok kesim tarafından eleştiriliyor - beğenilmiyordu. Sonra Sow satıldı ve tek santrafora dönmek zorunda kaldı.
Diego konusunda V. Pereira haklı olabilirdi. Elindeki malzemenin tamamından verim almak istiyordu. Nani, Diego, V. Persie ve Fernandao/Sow ikilisinden biri. Hanüz Ozan Tufan, Volkan Şen ve Markoviç tranferleri bile gerçekleşmemişti. O dönem bir eksiklik de şuydu sanırım; 4-4-2 veya 4-2-2-2 formatını Diego'suz denediğini hatırlamıyorum yada en azından diğer türlüsü kadar üzerinde ısrar ettiğini.

Takımınızda Diego varsa çift santrafor oynayabilir misiniz? Cevap hayır ise, çözümü nedir?

Fenerbahçe ilk rezalet ve içler acısı futbolunu (bana göre) Rize karşısında oynuyordu. O maç oyunun büyük bir bölümünde 4-4-2'den farklı bir formasyon tercih ediliyordu. 4-3-3 varyasyonu olan 4-1-2-3. Akabinde V. Pereira'nın bu Portekiz formasyonu farklı oyuncu tercihleri ile bugün oynanmaya devam ediliyor. Açık konuşmak gerekirse sorunun dizilişte değil ancak oyuncu tercihinde olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle; iki defasif orta saha ile çıkılan oyunlarda (Mehmet Topal ve Joseph de Souza) atak halindeyken orta alanda oluşan boşluğun doldurulamaması yada işlevinin yetersiz kalışı.

Normal şartlarda Mehmet Topal ve Joseph de Souza birbirlerini yedeklerler. Bu demek oluyor ki ikisinden biri forma giymeli. Peki köprü kim olacak? Ozan mı? Meireles mi? Alper mi?

Alper, V. Pereira'nın elindeki tek Joker. Alper'i bir kategoriye yerleştirmek oldukça güç. Üçlü forvertin solunda da iş yapabilir, ileriye dönük orta alanda da. Peki neden kullanılmıyor? Pasör özellikleri olan orta alan oyuncusu diyebileceğimiz Ozan Tufan da ayrı bir tartışma konusu. Taraftardan gereksiz yere tepki aldığını göz önünde bulunduracak olursak, şu dönem ona şans tanınması aslında teknik heyet tarafından korunuyor anlamına gelir. Eğer böyleyse bu iyi bir şey aksi halde hoca tarafından yetersiz bulunuyor demektir ve bu da apayrı bir konu. Öte yandan Meireles ekmeğini yedi artık. Joseph/Topal ve Diego üçlüsünden biri olabilir Meireles ancak üst düzey performans sergilediği maçta bile yetersiz görülecektir. Köprü konusunun özeti şudur; Emre Belözoğlu'nun yeri Ozan ve Josef'le doldurulamıyor. Mehmet Topal ile Joseph'in aynı anda oynaması, takımı hücum edenler ve defans yapanlar olarak ikiye böldüğü gibi Diego'nun omuzlarına da ağır yük bindiriyor.

Vitor Pereira'nın oyuncu tercihi konusunda aldığı hatalı kararlarına yönelik eleştirilerimi bitirmeden önce Alves denilen futbol katiline ucundan değinmek istiyorum. Bu şahıs hala kendine kadroda yer edinebiliyorken bu faciayı sindirebilmek gerçekten çok güç. Oynadığı zamanlar tüm müdafayı sabote ediyor. Müdahalede bulunması gerektiği anlarda ruh gibi hiç bir şey yapmamasına - oynuyor diyebiliyorsak. Orta alana gelen topları karşılarken, arkası dönük rakip futbolcuya yaptığı gereksiz fauller cabası. Asla transfer edilmemeliydi, en azından geçen yılki Galatasaray maçında gördüğü karttan sonra derhal A takımdan uzaklaştırılmalıydı. Lakin ilk 11'de çıkmaya devam ediyor.


Oyun Anlayışımız

Beklerin sınırlı şekilde, aralıklarla hücüma katkı sağlaması, onlardan tam randıman alınmaması, hiç kuşkusuz Fenerbahçe'nin doğasına aykırıdır. Özellikle de elinizde Gökhan Gönül/Caner ve Hasanali/Şener gibi futbolcularınız varsa.

Vitor Pereira'nın yapaması gereken şey; en güçlü rakiplerimizin beklerine göz atıp sergiledikleri oyunun analizini yapmak ki nirvanaya erişebilsin. Oysa V. Pereira; temkinli oyun anlayışı doğrultusunda onlardan potansiyelleri altında yararlanmayı tercih ediyor. Kendisiyle en büyük çelişkisi de bu zaten. Çift defansif ön libero ile çıktığı oyunlarda dahi beklerden stoper oynamalarını istemesi şöyle kenara dursun, hücum yönü düşük defansif ön liberolarının birinden atak oynamasını istiyor. Böylelikle zaten yetersiz olan orta saha iyice çökmüş oluyor.

Bu düzende oynandığı sürece, oyun anlayışımızda herhangi bir iyileşme söz konusu dahi olamaz. 16 maç oynandı, bunların pek azında pek ufak anlık olumlu sinyaller alabildik. V. Persie sorunu, kötü futbol ve taraftarın beklentileri teknik heyet ve futbolcular üzerinde baskıya neden oluyor. Bu da Vitor Pereira'nın doğal olarak sağlıklı kararlar almasına engel oluyor. Kontolü kaybediyor.

Tabiki sorunlar bunlarla sınırlı değil.


Sonuç

İsterdimki gönül rahatlığı ile V. Pereira'ya sabredilmesi gerektiği tezini savunabileyim. Ancak şuan bu mümkün değil. Fenerbahçe'nin daha fazla kaybedecek vakti yok. Fakat kovulması da çözüm mü bilemiyorum. Sanki Fenerbahçe'nin yeni teknik direktörden çok, uzun bir araya/molaya ve bir de çift yönlü orta saha ile santrafor'a ihtiyacı var. Ha... bir de unutmadan, Ba'dan iyi - çevik, süpüren bir stoper.

21 Ekim 2015 Çarşamba

Geleceğe Dönüş


O gün, bugündür arkadaşlar. Gelecek resmen ayağımıza geldi!

#BackToTheFuture

Öyle ya - Geleceğe Dönüş serilerinden en çok hoşuma giden bölüm; Marty McFly, Doc. Emmett Brown ve Jennifer Parker'ın 2015 yılına yolculuk ettikleri kısım olmuştur. Geleceğin belirsizliği insanların merağını uyandırıyor. Bu yüzden bu tür öngörüler, bizler tarafından ilgiyle karşılanıyor.

Film bir başyapıt/Epic. Tüm zamanların en iyi filmlerinden. Televizyonu olan her kişi muhakkak izlemiştir ve beğenmiştir. Bunda hiç süphe yok, özellikle de benim gibi çocukluğuna denk gelenler için.

Rahmetli babaannem sağken her hafta sonu onda kalmak üzere ziyaretine giderdim. 90'ların henüz başıydı. Geleceğe Dönüş serilerinin 2. bölümünü, ilk kez orada izlemiştim. Çok iyi hatırlıyorum - dünmüş gibi; belki de okulda öğrettikleri matematik ilk defa orada işime yaramıştı, 2015 yılında kaç yaşımda olacağımı hesaplamaya çalışıyordum parmaklarımla.
Sonuç 29 çıkmıştı ve ben üzülmüştüm. Hava kaykayı kullanamayacak yaşta olacaktım. Belki bir ailem ve çocuklarım olacaktı. Çok yaşlanmış olacaktım, belki de ölmüş olacaktım. O zamanlar çok uzak görünüyordu 'bugün' ve ben bugün, şimdi o günü hatırlıyor - yazıyorum. Bu inanılır gibi değil.

Evet 29 yaşındayım, bu sanıldığı kadar korkulacak bir şey değilmiş. Ölmedim, sağlıklıyım ve mutlu bir hayat sürüyorum. Bir aile kuramadım henüz, pek başarılı biri de sayılmam ancak, hava kaykayı ve uçan arabalar dışında beni hayal kırıklığına uğratan şey; çocuk kalmayı başaramamış olmam sanırım.

Geleceğiniz güzel olsun.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Fenerbahçe'deki Değişim

                                 Şu yazımın (*) son paragrafında hatalı kadro yapılanmasından söz ediyorum. Fakat son yazımda ise (*) geçen sezon başı Diego hariç, transfer yapılmamasının olumlu karşıladığımı ve bunun yapılanmanın ilk ayağı olduğundan bahsediyorum. Doğal olarak çelişkili bir anlatım ortaya çıktığı izlenimi veriyor, bunu şöyle izah edebilirim:


2013-2014 sezonu şampiyon kadrosu korunuyor ve mali sıkıntılar göz önünde bulundurularak tek takviye yapılıyordu. Fenerbahçe'nin bir sezon daha Avrupa kupalarından uzak kalacak olması ve rakiplerinin de durumu ortadayken maliyetten kaçınmak, oldukça mantıklı geliyordu. Keza takım açık ara şampiyon olmuş ve futbolcular Aziz Yıldırım'ın güvenini kazanmışlardı. Geçen sezon hazırlık döneminde yaşanılan talihsiz Ersun Yanal/İsmail Kartal 'takası' buna bir delildir.

Peki geçen yıl hatalı kadro yapılanması diye bahsettiğim olay nedir? Geçtiğimiz sezonun ilk yarısında forvet hattının kısırlığı/üretkensizliği gün ışığı gibi görünürdeyken, sezon arasında oraya bir çözümleme getirilmemesi başta olmak üzere, Emre Belözoğlu'nun altenatifsiz olmasına ek olarak, doğruluğu tartışılır tek takviyemiz Diego'dan neredeyse hiç verim alamayışımızdır.
Futbolcuların, performas düşüklüğü, oyun disiplinsizliği ve konsatrasyon eksikliği gibi problemlerin giderilmesi şöyle bir kenara dursun, adeta teknik heyet tarafından teşvik edildi. 4 gol sahibi Emenike'ye 20 küsür maç şans tanınması ve forma hadisesini gözünüzün önüne getirin.


Peki ne değişti?

Şu ana kadar anlattıklarımı artık ezberledik. İngiltere kraliçesinden Gümülcine esnafına kadar herkes biliyor. Esas olan; benim acizane tabirimle yapılanmanın ikinci ayağı olan bu yıl ki Fenerbahçe 'futbol külübünün' yaşadığı değişimin tüm Fenerbahçe'liler tarafından takdir ediliyor olması. Gerçekte ne değişiyor?

Esasen değişen şeyin mentalite olduğunu düşünüyorum, Fenerbahçe'lileri bu denli memnun kılan şeyin de aslen bu olduğu kanatindeyim. Kavrayabilmemiz için gerçekleşen olayları sırasıyla alalım:

Fenerbahçe'de 'köklü değişim' olarak adlandırabileceğimiz; yeni kadro yapılanması ve idari sistem değişikliği ilk kez yaşanmıyor. 'Efsane Geri Dönüyor' mottosuyla Mustafa Denizli dönemi, genç yetenekleri kadrosuna katan I. Daum dönemi ve son olarak, Aykut Kocaman'ın sportif direktör olarak atandığı II. Daum dönemi, Fenerbahçe'nin yakın tarihine bakıldığında 2'si kadro yapılanması ve 1'i idari sistem değişikliği olmak üzere edindiği tecrübeleri var. Bunlardan Daum'un I. dönemini ayrı tutacak olursak, diğer ikisinin hedeflenilen başarıya ve istikrara ulaşılamadığını söylememiz yanlış olmayacaktır.


Christoph Daum & Aykut Kocaman
Vitor Pereira & G. Terraneo  

Bu 3 örnekten, bugünümüzü de yakından ilgilendirdiği için, izninizle II. Daum dönemine özetle değinmek istiyorum. Hatırlayacağınız üzere, bugün olduğu gibi o dönem de sportif direktör atanmıştı. Bugünden farkı; Fenerbahçe sportif direktörü Aykut Kocamanın sonradan, mevcut Fenerbahçe teknik direktörü Christophe Daum'un patronu olarak getirilmesiydi. Bugün görüyoruz ki Aziz Yıldırım'ın ilk icraatı G. Terraneo'yu sportif direktörlüğe getirip, kesin emin olmamakla birlikte teknik direktörlüğe, Aziz Yıldırım ve G. Terraneo ortak kararıyla Vitor Pereira isminin tercih edilmesi oldu.

Bu hiç de küçümsenmeyecek önemli bir detay.

Ciddi kurum ve kuruluşlarda benzer mevkiilerin arasındaki uyum; büyük önem arzeder. Aksi taktirde altından kalkılamaz bir yüke dönüşen sorunların akıbeti hüsranla sonuçlanır. Arzu ediyorsanız anımsayalım:

Rivayetlere göre C. Daum Aykut Kocaman'dan o sezon kanat oyuncusu talep etmiş ve A. Kocaman, kadronun yeterli olduğunu belirterek C. Daum'un bu isteğini veto etmişti. O yıl Fenerbahçe sportif açıdan durumu iyi idare ediyor fakat son maç kaçan şampiyonluk sonrası Daum ayrılıyor ve yerine sportif direktör Aykut Kocaman getiriliyordu. Böylelikle Aykut Kocaman hem sportif direktör hem de teknik direktör oluyordu.

Bu olay bir çok komplo teorisini beraberinde getirmişti. Karar Aziz Yıldırım'a mı aitti bilemiyoruz ancak, bilindiği üzere normal şartlarda teknik direktörler - sportif direktörler tarafından atanır. Üstelik Aykut Kocaman yeni mevkine geldiğinde önceki 'ünvanından' feragat etmiyordu. Asıl kuşkuları uyandıran ise Aykut Kocaman'ın göreve geldiği andan itibaren ilk icraatının, takıma iki kanat oyuncusu transferi oldu. Stoch ve Dia. Böylelikle bir kesim tarafından C. Daum'un kuyusunu kazmakla suçlandı.

Cristoph Daum & Aykut Kocaman'daki uyumsuzluk, G. Terraneo & Vitor Pereira arasında şimdilik gözlemlenmiyor. Aksine her ikisinin de birbirine yardımcı oldukları, transfer politikalarından bariz bir şekilde anlaşılıyor. Örneğin; Joseph de Souza'nın yanısıra kaleci Fabiano ve stopper Ba'nın Fenerbahçe kadrosuna kiralık olarak dahil olamaları tamamen V. Pereira'nın isteği doğrultusunda gerçekleştirilen transferler oldu. Diğer yandan V. Pereira'nın G. Terraneo (ve yönetimin) önerdiği isimleri de veto ettiği biliniyor. Ozan Tufan örneğinde olduğu gibi.
Nani gibi bir yıldızı takıma kazandırmak Vitor Pereira'nın isteği mi bilemiyorum ama RvP tamamen V. Pereira'nın onayı doğrultusunda bir G. Terraneo transferi.


Transfer Politikası

Fenerbahçe'deki değişimden söz ediyoruz ya, buna en iyi örnek az önce de bahsetmeye başladığımız Fenerbahçe'nin bu yıl ki transfer politikası aslında.

Açalım: Önceleri transferlerin çoğu Aziz Yıldırım'ın mutlak kontrolü altında gerçekleşiyor ve bana göre hiç de sağlıklı olamayan bir starteji izleniliyordu. Aziz Yıldırım (ve yönetimi) tarafından alınan oyuncular asla kötü değildi, hatta birçok dünya yıldızına forma giydirmeyi başarmıştılar ancak; Mehmet Topuz gibi vasat bir futbolcu için girilen sidik yarışı haricinde, Şampiyonlar Ligi grup aşamalarına katılmaya hak kazandığımız taktirde transferler gerçekleşiyordu. Bir çok kez de izlenilen bu strateji bizi Şampiyonlar Ligi'nden ediyordu. Bir bakıma bu vizyonu 'kısık' tutmak demekti.

En nihayetinde bu yıl, değişimin belirgin izleri transfer politikamıza da yansıyor. İlk iş olarak G. Terraneo önderliğinde Fenerbahçe'nin; kendisine yük olan sözleşmesi bitmiş neredeyse tamamına yakın Selçuk Şahin ve Bekir İrtegün gibi vasıfsız futbolcu topluluğundan kurtulması oldu. Vakit harcanmadan kadroya; bunlardan ikisi dünya yıldızı (Nani ve Robin v. Persie) olmak üzere, Türkiye ST Süper Lig gol kralı Fernandao, Kjaer, Joseph de Souza gibi kaliteli oyuncular dahil edildi. Tüm bu transferler, transfer sezonun kapanmasına 1 gün kala değil de 14/15 sezonu bitimi itibariyle 1 ay 10 gün gibi kısa bir sürede gerçekleştirildi.


Gerçek değişim

Geç kalınmadan ilk fırsatta transferlerin tamamlanması, V. Pereira gibi fikrimce strateji uzmanı bir teknik adamın takımın başına getirilmesi, sportif direktörlüğe G. Terraneo'nun getirilmesi gibi son derece doğru hamlelerin yanısıra, en mühim olumlu değişikliğin ise Aziz Yıldırım ve yönetiminin ta kendileri olduğu düşüncesindeyim.

Nedenine gelecek olursak: Aziz Yıldırım akıllı adamdır. Geçen yılki vahim hatasını gördü. İnandığı futbolcular sezon sonu güvenini boşa çıkardığında, onlarla kendi arasına sportif direktör bariyerini koydu. Fenerbahçe Ülker örneğinde olduğu gibi başarının sırrı profesyonellikteydi ve profesyonellikte duygusallığa yer yoktu.
Benim gördüğüm; devir teslim gerçekleşmeden önce, Aziz Yıldırım en doğrusunu yapmaya çalışıyor. Azımsanamayacak bir kesim tarafından, G. Terraneo'nun onun kuklası olduğu yönünde görüşler bildiriliyor olsa da, bunun gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. Taraftarın korkusu; Aziz Yıldırım'ın futbol takımına olası bi'mudahalesi sonrası hep aynı senaryonun tekrarlanacak olması. Fakat hayır. Bu değişim gerçekten çok farklı. İyi analiz edildiği taktirde bir öncekilerine benzemediği ve benzemeyeceği çok net anlaşılıyor.

Belki de ben yanılıyor ve öyle olmasını umuyorumdur. İkinci bir 3 Temmuz vakası yaşanmadıkça Fenerbahçe'nin geleceği 'sportif' açıdan çok parlak olduğu kanaatindeyim. Umulur ki her şey yolunda gider. Bu camia, bu aile, bu heyecanı hak etmişti.

17 Temmuz 2015 Cuma

2014/2015 | 2015/2016

Pekala... vermek zorunda kaldığım uzun aranın en makul açıklaması şöyle olabilir; okul ve iş yoğunluğuna bir de Yunanistan'daki kritik sürecin (referandum vs) eklenmesi, beni yazı yazmaktan alıkoydu. Şimdi yaz tatili nedeniyle geri döndüm diyebilirim ve yeniden başlamanın en uygun yeri, en son kaldığım yerden devam etmek olduğunu düşünüyorum. Aslında bunu istiyorum çünki beni oldukça heycanlandırıyor.

O halde konumuz Fenerbahçe ve önceden de yazma niyetinde olduğum geçen sezon başı, sezon ve sezon bitiminden sonra bu sezon başı gözlemlerimi/aciz analizlerimi özetle sıralamak istiyorum.


2014/2015 sezon öncesi

28 yaşındaydım, kendimi bildim bileli Fenerbahçe taraftarı olduğum günden bu yana, takımın piskolojikman 2 ay öncesinden ve matematiksel olarak ligin bitimine 1 ay kala yani 4 hafta kala şampiyonluğunu ilan edişine şahitlik etmemiştim. Aksine son maç kaçan 3 şampiyonluğun; 3/2'inin Galatasary'a ikram edildiğine tanıklık ettim. Bunlardan biri kendi sahamızdaydı ve hatta bir gol farkla hediye edilmişti. Karanlık günlerdi.

Keza geçen yıl, son maçta olmasa dahi, İsmail Kartal ile birlikte yine bir şampiyonluğun Galatasaray'a hediye etme gayreti içirisinde olan anlayışın gölgesinde koca bir sezon geçirdik. Bu anlayışın mimarları başta Aziz Yıldırım olmak üzere, sözde Fenerbahçe evlatları olan futbolcuları (ki onlardan biri Galatasaray devşirmesi) ve teknik heyeti idi. Açıkçası taraftarın da payı vardı.
Daha farklı da yorumlayabiliriz: Geçen yıl tamamen profesyonellikten uzak, vazıfsız - beceriksiz - basiretsiz - vizyonsuz 'ayak takımı tarafından' (futbolcular ve teknik heyet) Fenerbahçe'nin ihanete uğradığı biz sezon geçirdik. Kaçırdığımız/hediye ettiğimiz 3 şampiyonluktan daha ağırıydı bu.

Ersun Yanal; erken şampiyonluğu sonrası soyunma odasından dışarı sızdırılan ses kaydı, sudan sebeplerle kovuluşuna ek delil olarak, Aziz Yıldırım fotoğraflı bir Twitter trollu tarafından piyasaya sürülüyordu. Ersun Yanal'ın zorla istifa ettirilişinin sudan sebepleri; özel hayatı, yoğun antrenman temposu, sezon öncesi kampta futbolculara 2 veya 4 günlük izin vermesi, Ersun Yanal'ın kameralar karşısında candan - kameralar ardında futbolcularına ve çervesindekilere soğuk ve hırçın tavrı, ve son olarak leptopu gösteriliyordu.


A. Yıldırım'a göre bir futbol takımının başarısı, başkanından başlar. (Öyle ya, hani başarıyı sahiplenecek) Başkan futbolculara prim verir, sponsorlukları ayarlar, futbolcuların alacaklarını vaktinde öder vs. 

Aziz Yıldırım'ın doğru teknik adam tezleri arasında, teknik direktörün özel hayatına dikkat etmesi (kısmen katılıyorum) futbolcularına gereksiz izin vermemesi, Zico örneğindeki gibi ne fazla babacan - ne de Ersun Yanal örneğindeki gibi fazla otoriter olmaması, Löw örneğinde olduğu gibi futbolcularının kart cezalarına ve sakatlıklara yenik düşmemesi, Aragones gibi kulübede uyumaması, Fenerbahçe'ye gelen her teknik direktörün bir Alex Ferguson olması ama bir Alex olmaması, kısaca başkana tabi olması gibi maddeler bulunuyor. Sağolsun A. Yıldırım geçtiğimiz 2014/2015 sezonununda bunun öyle olmadığını, teknik direktörlüğe bizzat kendisini atayarak demiyelim de, amacına en uygununu atayarak bir kez daha göstermiş oldu.

Sezon öncesi hiç söylemediği bir şey söylüyordu İsmail Kartal'ın imza töreninde Aziz Yıldırım; ''başarı teknik direktörün, başarısızlık benimdir'' 

Belki de 2014/2015 sezon öncesi Ersun Yanal'la birlikte Aziz Yıldırım da futbolcuların ihanetine uğruyordu. Evlatlarım dediklerine, onlarsa; ''Ersun Yanal gitti dertler bitti'' diyen çapsızlara inanıyor, kanıyor, ve onların şikayetleri üzerine başarıyı cezalandırıyordu. Bunu 2015/2016 sezon öncesi Fenerbahçe'nin yeniden yapılanmasından daha iyi anlıyoruz.


2014/2015 sezonu

Yiğidi öldür ama hakkını ver demişler. Bir şeyleri karalamak ve gömmek dünyanın en kolay eylemidir. Burada sadece Aziz Yıldırım, İsmail Kartal ve beceriksiz eski veya yeni futbolcu alehtarlığı yapar ve sabahtan akşama kadar satır satır şu sayfaların arasına gömebilirim. Fakat ben 'güzeli' görmek istiyorum.


Ersun Yanal önderliğinde geçtiğimiz yıl yapılanmamızın ilk adımı olarak bir fırsat diye düşünüyordum. Takım eksiklikleri olmasına rağmen göze hoş gelen hücum futbolu oynuyordu ve bana göre geçtiğimiz sezon, Fenerbahçe tarihinin en kritik sezonuydu. Yıllarca Şampiyonlar Ligi'nden uzak kalmıştık ve rakiplerimiz gerçekten kötüydüler, bunu hep birlikte gördük. Şampiyonluk; uzun aradan sonra Şampiyonlar Ligi guruplarına direk katılma bileti demekti.  Şansa bırakılmamalıydı.

Keza Diego hariç transfer yapılmaması, formaya sponsor alınmaması, hep buna isaretti. Yapılanmanın ilk ayağı.
Harcamalarda tasarruf edilecek, kontratı biten futbolcularla sezon sonuna kadar her hangi bir anlaşma imzalanmayacak, kadronun yeterli olduğu düşüncesi ile yeni kadro yapılanması belki de yeni teknik direktörle birlikte önümüzdeki sezon gerçekleştirilecek, kötü forma reklamı yerine sezon sonuna dek sponsorsuz devam edilerek ŞL ile birlikte artan marka değerine ''daha iyi'' spornsor bulunabilsin vesaire.

Ancak öyle olmadı. Koca sezon zombie futboluna tahammül etme zorunluluğu getirildi. Sınanıyorduk. İçimiz geçiyor, saç baş yoluyorduk. Buna bir de Passolig ve Aziz Yıldırım'ın taraftar guruplarıyla olan husumeti de ekleniyordu. Yönetim içinde çatlaklar oluşuyordu. Teknik heyet; bir önceki hocasını Başkana şikayet ederek istifa ettirilmesine neden olan futbolcularına söz geçiremiyordu. Fenerbahçe formasını çıkartıp maçı terk etmek isteyen oyuncu, taraftarın tüm yahulamalarına rağmen zorla oyunda tutuluyordu. Kendi sahamızda küme düşen takıma yeniliyor, derbileri alıyorduk, ama bir türlü olmuyordu. Hep birlikte fiyasko yaşıyorduk. En ağırı ise 4 Nisan gecesi takım otobüsüne katliam girişiminde bulunmaları oldu.

Tüm bu olumsuzluklara ve kendi beceriksizliğine rağman takım, bir şekilde sezon boyunca sampiyonluk yarışında varlığını hissettirebiliyordu. Neticede 'haddini bilerek' ikinci tamamlıyordu sezonu.


2015/2016

İki gün önce bir tweet'e rastladım. 140 karakterde; gerek Nani gerek v. Persie imza törenlerinde, sosyal medya aracılığı ile fotoğraflarına rastladığımız, Galatasaray derbisi öncesi röportajı ile ün salan 'Fener tersten saplar' amcadan bahsediyordu.
Piyangocu amcanın o sözü; tüm taraftarı kenetlediğini, Fenerbahçe'lilerin gerçekleri görmeye başladığını, gelen başarısızlık sonrası isyan ettiklerini ve yönetimin aklını başına devşirmesiyle yeniden yapılanmaya gittiği ve böylelikle Fenerbahçe'ye iki dünya yıldızı kazandırdığını, dolayısıyla amcanın dönüm noktası olduğunu söylüyordu.

Hiciv bi'yana; ben bu yapılanmanın en etkin, ikinci ayağı olduğunu düşünüyorum ve henüz tamamlanmış değil. Üçüncü aşamasının ise önümüzdeki sene daha derinden ve sesiz olacağı kanatindeyim. Fenerbahçe, başka bir devrimi gerçekleştirme eşiğinde. Bu gerçekleşen dünya yıldızı transferleri ile alakalı bir şey değil. (İlk fırsatta buna başka bir yazımda değineceğim)

Aziz Yıldırım adaylığı ile birlikte, yeniden görülen 3 Temmuz kumpasının mahkeme kararı sonuçlandığı an başkanlığı bırakacağını açıklamakla kalmadı, Ali Koç'u deyim yerindeyse veliahtı olarak gösterdi. Ali Koç aynı gün, konuşmasında A. Yıldırım'ı teyit etti ve onu bu kararını desteklediğini söyledi. Hiç kuşkusuz bu her kesim tarafından olumlu karşılandı. Böylelikle başarısız geçen sezonun yarattığı o gerginliğin nabzı düşürülmüş oldu.


Hemen ardından G. Terraneo denilen, Yunan adalarının birinde balık tavernası sahibi Yorgo görünümlü bir adam sportif direktör olarak atandı. İlk başta anlam veremedik ve Mancini/Prandelli örneklerinde olduğu gibi haklı olarak çekindik.
Google amcanın bile pek tanımadığı bu 'bıyıklı' adam hakkında en engin bilgiler, biraz futbol hayatı ve biraz da aynı pozisyonda Inter'de geçirdiği dönemden ibaretti. Ancak, sözüne güvendiğim yakın bir dostum kulağıma latifeyle şöyle fısıldıyordu:

''Terraneo; global futbolun ve uluslar arası egemen güçlerin barındırdığı en etkin simalardan. Tanışıklığı olduğu kurum, kuruluş, menajer, yönetici ve futbolcuların sayısını bilsen aklın şaşar. Bağlantılarını tahmin bile edemezsin. Bu Aziz Yıldırım'ın işi değil, bunda Ali Koç'un parmağı var!''

Ali Koç'un ne denli parmağı var onu bilemem. Ancak G. Terraneo'nun şimdiye kadar Fenerbahçe'de sürdürdüğü icraatlar/transferler ve bunları çok kısa süre zarfında gerçekleştirmesi adeta dostumun dediğini doğrular nitelikte. 

Ne var ki Aziz Yıldırım bir beyanatında G. Terraneo'yu 15 yıldır tanıdığını ve dost olduklarını belirtmişti. Doğal olarak taraftarın aklına 'o zaman bu hamleyi daha önce neden yapmadı?' geliyor. Ancak taraftarın gözden kaçırdığı çok önemli bir husus var. Yabancı kontenjanı! Yıllardır Aziz Yıldırım, yabancı kontenjanının genişletilmesi hatta kaldırılması için çabalıyordu. Globalleşen ve insanların birbirine bu denli yakınlaştığı bir dünya dahilinde, yabancı sınırlamasının 5 gibi komik bir sayıda iltihaplanmaya yol açtığı gerçeğini göremeyerek, göçüğün başına G. Terraneo getirmek, imkansız idi. En nihayetinde bir nebze de olsa bu sorun hafifletilmiş oldu.

Fenerbahçe değişiyor, evet. Olması gerektiği gibi bünyesine değerli futbolcular katıyor. Bunlardan ikisi dünya yıldızı. Tamamına yakın büyük oranda tüm gereksizlerden ve yüklerden kurtuluyor. Bir kere uzun aradan sonra Vitor Pereira ile antrenman yapmayı öğreniyor, hazırlık maçı yapıyor. Kadro derinleşiyor. Dizilişte seçenekler çoğaltılıp alternatifler oluşturuluyor. Geçen yılın asları bu sene yedek oturtuluyor. Futbolcuların rekabet içinde olması sağlanılıyor.
Bunlar olması gerekenlerdi. Ne yazık ki bu görüntüye pek alışık değildik. Bana soracak olursanız en büyük değişiklik, Aziz Yıldırım'ın futbol takımı üzerinden elini çekip köşesine çekilmiş olması, aynen Fenerbahçe Ülker'de olduğu gibi. En azından şimdilik öyle görünüyor.
Kaç sezon, gerek Aziz Yıldırım'ın transfer poltikası, gerek  sezonu geç açmamız yüzünden, Şampiyonlar Ligi elemelerinde komik takımlara takılmadık ki?

Fenerbahçe'nin bu denli hızlı ve doğru hamlelerle yapılanması, her şeyin son derece yolunda gitmesi sezon başı beklemediğim bir şeydi. İlk defa böyle bir şey yaşıyoruz. Bir defasında Daum 'yeni' Fenerbahçe'yi kurmuştu. O kadro bizi neredeyse 10 yıl idare etti fakat böylesine organize de değildi.
Bu yıl da geçen sezon olduğu gibi önümüzde nispeten kolay bir lig yarışı var. Umulur ki her şey yolunda gitmeye devam eder ve 34 hafta sonunda gerçekten hak ettiğimiz yerde oluruz. Ancak gücü yetmeyenler bahaneler üretir.
Avrupa ayağı bambaşka bir konu. İlk elemeleri geçmeyi başarabilsek dahi, play off turunda ki rakiplerimizden sıyrılacağımızı pek düşünmüyorum. Fakat imkansız değil.

İyi bayramlar.

30 Mart 2015 Pazartesi

#AlexeVeda

Hatırlıyorum da bir Fenerbahçe maçının ilk yarı molasında, Gümülcine Fenerbahçe derneği önünde arkadaşlarla sohbet ediyorduk. Bir ağabeyim durmadan - üzerine basa basa, Alex de Souza'nın Fenerbahçe'ye ne denli faydalı olacağını vurguluyordu. Alex'in Fenerbahçe'ye transfer olacağı dedikodularının dolaştığı dönemdi; açık konuşmak gerekirse ben şahsen kendisini yeterince tanımıyordum. Lakin çevremdeki herkes daha tranfer gerçekleşmeden Alex heyecanına kapılmışlardı.



Buradan da Fatih Altaylı'nın 
o meşhur yazısını hatırlatmadan edemeyeceğim (#)
En son kısım; 'Kandırmayın Fenerbahçe'lileri'

Ve Alex, Fenerbahçe'ye gelir... Burada oturup sizlere Alex'in Fenerbahçe'ye kattıklarını, başarılarını yada Alex'in futbolculuğunu/kişiliğini anlatmayacağım. Bu 'komik' kaçar. Fakat Alex'in benim için ne ifade ettiğine, az da olsa değinmek isterim.
Yerli veya yabancı farketmeksizin, Alex; benim şimdiye kadar görmüş olduğum en büyük Fenerbahçe futbolcusu. Fenerbahçe futbol takımının yeşil zeminde 'altın dönemini' yaşamasında etkin olmuş, başrol oyuncusu. Kaptan. Kendimi şanslı hissediyorum, bu maziye tanıklık ettim.


Ve Alex, Fenerbahçe'den ayrılır... Öyle ki bu ayrılığın üzerine tonlarca şey yazılıp çizildi. Birçok spekülasyona neden olan bu ayrılığın kime ne fayda getirdiğini bilemiyorum, tam olarak o süreçte neler yaşandığı da meçhul. Lakin ortada bir yanlışın olduğu gayet net. Birilerini suçlamak ta yersiz ancak benim görüşüm; bu ayrılıkta gerek Alex olsun gerek Aykut Kocaman gerekse de Aziz Yıldırım, üçünün de hatası olduğu yönünde.
Alex, futbol hayatının sonuna kadar Fenerbahçe forması giymeliydi, burada jübilesini yapmalıydı demiyorum. Ayrılık bu şekilde olmamalıydı diyorum. En azından, taraftarın sevgilisi olmuş ve heykeli dikilmiş bir futbolcunun ayrılış biçimi biraz daha uygun olmalıydı.

Ve Alex futbolu bırakır... Kariyerine başladığı, şehrinin futbol külübünde futbola - daha doğrusu yeşil sahalarda top peşinde 'koşmaya' veda eder. Umarım şekil değiştirerek futbolun içinde kalmayı sürdürür. Ve umarım yollarımız gelecekte birgün yeniden kesişir. Yolun açık olsun kaptan!

5 Mart 2015 Perşembe

Ben Sana Vurgunum

Teknolojinin; özellikle de internetin geldiği bu son naktada, bizlere sunduğu imkanlara yüz çevirmek ve bunlardan faydalanmamak, şartlanılmış art-niyetliliğin bir belirtisi olabilir ancak.
İnsanlığın tüm bilgi ve birikimini bir 'klik/tık' öteye taşıyan ve dünyayı avucumuzun içine sığmasını sağlayan internet; doğru kullanıldığı takdirde insanlığın bilinçlenmesindeki en önemli faktörlerden biri. Bazen burnumuzun ucundaki göremediğimiz/duyamadığımız şeyi farketmemize, bazen de hiç bilmediğimiz bir ilmi sindirmemize yardımcı olabiliyor.

Bu anlamda sizlere benim şahsen yaşadığım, en basidinden küçük bir keşif hikayesini anlatmak istiyorum. Benim cahilliğim ile de doğru orantılı olan bu keşif hikayesi, bende geç kalınmış bir aydınlanmaya sebebiyet verdi.


Bundan bir hafta önce telefonumda vine'da olup bitenlere göz atmak için dolaşıyorken, Amanda Cerny'nin vine'nına rastladım. O vine'da allta dönen müzik, en az Amanda kadar cezbediciydi.

İşin ilginç yanı, o büyüleyici müzik bana oldukça tanıdık geliyordu. İlk başta Sagopa Kajmer'in kullanmış olabileceği bir sampler izlenimi bıraktı. Bunun gibi mesela: # Shazam'layamadığımdan, vine'nın altına loop'un ait olduğu parçayı söylemeleri için yorum bıraktım. Sağ olsun FaceQ gecikmeden, parçanın The Weeknd'e ait olduğunu söyledi. Parçanın ismi Often. Hayal kırıklığı; kullandığı sampler'ın hakkını verememiş diyebilirim.
En nihayetinde müziğin kime ait olduğunu bulmuştum, geriye altta konuşan o kadın sesinin hangi parçadan sampler'landığını bulmak kalıyordu. Neredeyse bir hafta boyunca o loop'u (vine) ve o parçayı durmaksızın dinlemiştim. Çevreme sormuştum fakat bir sonuç elde edememiştim. Son bir umut; belki dile getiren olmuştur diye parçanın altında ki yorumlara göz atmaya karar verdim. Parçanın altındaki ilk yorum şöyle diyordu:  
''Nükhet Duru: Ben Sana Vurgunum şarkısı alt yapıda kullanılmıştır.''
İnanılır gibi değil. Bir hafta boyunca aradığım cevap, parçanın altındaki ilk yorumda öylece duruyodu. Üstelik sampler, Türkçe bir şarkıdandı! Daha önce hiç dinlememiştim. Heyecanla Nükhet Duru: Ben Sana Vurgunum tıkladım.

O da ne? Şarkıya giriş kısmı, zamanında Fuat Ergin ve Killa Hakan ortaklığında Rapüstad projesindeki Baxstabah parçasının giriş kısmına ne kadar da çok benziyor? Ben şok!

Bir Sabahattin Ali şiiri olan 'Ben Sana Vurgunum' şarkısındaki sözleri dinlediğimde, Often'daki sampler'in 'seneler sürer günüm - yalnız gitmekten yorgunum' dediği daha net anlaşılıyordu. Bir hafta boyunca bunu hiç farketmemiştim. Sampler'ın türkçe olabileceğini aklımdan dahi geçirmiyordum, ama tanıdık geliyordu. Bilinç altı dedikleri bu olsa gerek.

İtiraf etmem gerekirse; Nükhet Duru'nun bu harika parçasından mahrum kalışım affedilir cinsten değil. Geçen onca zamanın intikamını, bir hafta boyunca günde en az 50 defa dinliyerek alacağımdan emin olabilirsiniz. Genetiği Değiştirilmiş Engerek programında muhakkak her defasında bir kez çalıcağıma söz veriyorum. Burnumun ucundakini, bir vine videosundan yola çıkarak okyanus ötesinde keşfetmem, benim adıma hem çok üzücü hem de çok sevindirici. Hiç bir şey için geç sayılmaz.

4 Mart 2015 Çarşamba

Patra Karnavalı

En son tatil amaçlı ikamet ettiğim şehirlerden gayri, günü-birlik olsa dahi başka yerelere gittiğimi hatırlayamıyorum bile. Eskiden öyleydim ama artık bir gezi adamı olduğum söylenemez. Fakat nediren de olsa en azından haftasonunu başka bir şehirde geçirmek, insanı rahatlatıp tazeleyebiliyor.

Atina'dan Patra'ya gitmek için izlenilen en kısa yol.

Geçtiğimiz ay (22 Şubat); Yunanistan'nın dört-bir köşesinde ekonomik krize rağmen karnaval şenlikleri düzenleniyordu. Patra; karnaval kutlamalarında başı çeken şehir diyebiliriz. Diğer önde gelen şehirler arasında (sırasıyla); İskeçe ve Girit adasında ki mütevazi Rethymno kasabası da var. Patra Atina'dan otobüsle 2,5 - arabayla 1,5 veya 1 saat 45 dakika mesafede. Arkadaşlarımın da yoğun isteği üzerine geçtiğimiz ay (22 Şubat 2015 Pazar) karnavalları bahane ederek Patra'ya gittik. Herşeye rağmen memnun kaldığımı söyleyebilirim.


Karnaval

Karnaval'ın Halloween'le olan ilişkisi nedir tam bilmiyorum. İlişkilendirilebilir mi onu da bilemiyorum. Fakat yunan arkadaşımın anlattığına göre, hristiyanlık inancıyla alakalıymış. 'Korkunç' giyinmelerinin sebebi kötü ruhları defetmelerinden dolayımış. Hayat kadını veya Power Rengers  gibi giyinmelerinin sebebini söylemedi.
Nerede rastladım hatırlayamıyorum ama, bir efsaneye göre ölü kişilerin ruhları yılda bir kez o da cadılar bayramında, yeryüzüne çıkma şansı buluyorlarmış. Bunun farkında olanlar, geri kalanlar mesela kadın ve çocuklar korkmasın diye, böyle bir gece icaat etmişler. Böylelikle ruhları kimse fark etmeyecekmiş. İlginç.


Şimdiki zamane çocukların giydiği süslü kıyafetler gibi değil.
Altınıza sıçıttıracak basitlikte korkunç kıyafetler.

Rio karnavallarındaki güzel bacaklı kadınların haricinde ilgimi çeken hiç birşey yok bu sektörde. 14 Şubat sevgililer gününde olduğu gibi insanları tüketime sarf eden ve bunu 'eğlendirerek' yapabilen, belki de karanlık yüzler tarafından türetilmiş bir 'kandırmaca' olduğunu düşünüyorum. Ufacık bir araştırmayla, bu kutlamaya ayrılan bütçenin rakamlarına ulaşabilirsiniz. Yılda bir kereye de mahsus olsa, ortada dönen paranın hasılatı dudak uçuklatacak boyutlarda. 
İnsanlar geçiş töreni için guruplara ayrılarak bir-örnek kıyafetlere bürünüyorlar. Geçiş törenindeki özel araçları görkemli bir biçimde hususi olarak süsledikleri gibi mekanları ve şehirleri de süslüyorlar. Kutlamaların düzenlendiği şehirin nüfusu, cıvar kasabalalardan gelenlerle birlikte o gün 4 veya 5 katına çıkıyor. 'Merasimden' sonra eğlence sabaha kadar sürüyor. Bundan en çok karlı çıkan hiç şüphesiz esnaf, gece kulüpleri ve barlar oluyor. Yani şehir halkı. Sorun; şehir halkının gelir elde etmesi değil, ayrıca ülke iç piyasasında sıcak para akımını göz önünde bulunduracak olursak gayet olumlu gözükebilir ancak sorun, dar bütçeli kişilerin masraf edip ekonomilerini sarsıntıya uğratacak bir kutlamanın piskolojik dayatımı.

Hiç kimseyi silah zoruyla saçından tutup o eğlencenin içine sürüklemiyorlar - doğru fakat, ülkenin dört-bir çapında 'bugün sen de eğlenmek için bu şenliğe katılmalısın - hadi ne bekliyorsun?' algısı oluşturuluyor. Dolayısıyla bu yanılgıya kapılıp vakit/para ayıramayan ve katılamayanlarda, 'eğlenemiyorum o yüzden mutsuzum' sendromu görülüyor. Bu piskolojik dayatmadır.


Yolculuk

Yazının başında da söylediğim gibi, daha önce Patra'ya hiç gitmemiştim. Patra hakkında bildiklerim; 200 küsür bin civarı nüfusu ile Yunanistan'in 3. büyük şehri olduğu ve yakınlarında Rio Antirrio denilen büyük bir köprünün olduğundan itaberetti. Cahilliğimi bağışlayın; şehrin bir limana sahip olduğunu, ihtiyacımı giderecek WC'yi bulduğumda farketmiştim. Ne yazık ki Patra'lı arkadaşlarımın bana anlattıklarıyla pek ilgimi çekmeyi başaramamıştı Patra.

Arkadaşlarım; yoğun geçen sınav dönemi sonrası, kafaları dağıtmak için karnavallara gidip eğlenmeyi çok istiyorlardı. Bir hafta öncesinden hazırlanmışlardı. Her biri kiyafetini seçmiş bana da bir cowboy şapkası ayarlamışlardı. Açık konuşmak gerekirse; bana Patra'ya gitmeyi teklif ettiklerinde 2 şık arasında kalmıştım. Ya onlara katılıp Patra'ya gidecektim, yada o gün geç kalkıp evde tek başıma kafa dinleyecektim. Tüm gün evde oturup TV seyretmek, tweet atıp Clash of Clans oynamak bana daha cazip geliyordu. Onlar karnavala katılmayı istiyorlardı bense karnavalları sevmiyordum yine de Patra'yı seçtim, hatırlarını kırmak bana yakışmazdı.

Karnavalların düzenlendiği alan.
Yağmura rağmen ilgi yoğundu.

Arkadaşlarım biletleri; müşterilerinin çoğunlukla yaşlılar olduğu, özel günlerde tur düzenleyen küçük bir şirketten temin edebildiler. 'Panayıra' ilgi yoğundu. Başta bunun bir avantaj olacağını düşünmüştüm, ta ki bu amcaların/teyzelerin ne kadar delikanlı olabileceklerine şahitlik edene dek. Sessiz sedasız gidip geleceğimizi umuyordum. Önceki günden 2 saatlik uykuyla ayakta zor duruyordum ve otobüste kestiririm diye düşünmüştüm. Otobüsün içinde resmen party verdiler! Gözümü kırpmadım. Neyse ki dönüş yolculuğunu hatırlamıyorum, o kadar çok yorgun düşmüştüm ki olduğum yere yığılıverdim.
Tur; dileyene ibadet amaçlı içinde kilise ziyaretini, ardından taverna ve karnavalı barındıran bir program kapsamında gerçekleştiriliyordu. Sabah 11 civarı Patra'da olmamız ve oradan 17:30 gibi ayrılıp Atina'ya 21:00 sularında varmamız hesap ediliyordu. Şehre 1 saat gecikmeyle varabilmiştik. Bizleri merkeze/meydana 20 dakikalık uzaklıktaki mesafeye 'terk ettiklerini' de göz önünde bulunduracak olursak, kendi adıma konuşuyorum, o izdihamda Patra'yı 5 saatlik gibi bir sürede gezebileceğimizden şüphe duyuyordum. Patra'yı gezip dolaşmak için karnavalların olduğu günü tercih etmiş olmam başlı başına bir fiyasko iken, zamanın da böylesine kısıtlı olması pişmanlık duygumu kabartıyordu.

Bunlar; maliyeti 15 Euro olan günü-birlik turlarda yaşanabilecek sıradan aksilikler, fazla büyütmeye gerek yok. Ancak hiç te sıradan sayılamayacak birşey varsa, o da kafayı siyonistlerle yemiş 50'li yaşlarındaki western şapkalı kadın avcısı çapkın amcayla yolculuk yapmaktır. Onu zaptetmeye çalışan akrabalarının yanında olmadığını hayal etmeye çalışıyorum; verdiği rahatsızlıktan dolayı onu Corinth Kanalı'na fırlatırdım.


Patra

Patra'da havanın yağışlı olacağını biliyorduk ve temkinli gelmiştik. Fırtına olmadığı sürece yağmuru asla sorun etmem, severim de. Ancak Mora yarımadasının doğal atmosferi beni boğmaya yetiyor. Dağlarla çevrili 'dolambaçlı' dar yollar, ilerledikçe birşeylerden uzaklaşıyormuşum hissine kapılmama neden oluyor. İçimden, zamanında Osmalı'nın burayı neden feth-etme gereği duyduğunu sorguluyordum. Burada ne bulmayı ummuş olabilirlerdi acaba?

Doğruluğu sorgulanabilir pek te inandırıcı olmayan bir iddiaaya göre, başka ırklarla karışmamış saf-kan yunanlıların Mora yarım adasında yaşadığı düşünülür. Bölgede yakın dönemde mültecilerle yaşanılan sıkıntılar, bu tezi ne denli doğruluyor bilemiyorum ama, benim tanımış olduğum Mora'lıların tümü gayet sıcak kanlı ve dost canlısı insanlar. Kalamata'lı eski Başbakan Samaras hariç.


Patra'ya iner inmez, cowboy şapkalı amcandan kurtulmanın heycanıyla birlikte Mora'nın o boğucu atmosferini artık üzerimde hissetmiyordum. Deniz kenarındaki cadde boyu karnavalın düzenleneceği şehir merkezine doğru ilerliyorduk. Nedendir bilmiyorum ama o cadde beni evimde - Gümülcine'de olduğumu hissettirdi. Oysa bizim memlekette; ne deniz vardır - ne liman - ne de öyle bir cadde.

Farklı bir şehre  - farklı bir ülkeye gittiğinizde, o yörenin lezzetlerinden tatmak en mantıklısıdır. Malesef kısıtlı zamanımızdan dolayı buna fırsatımız olmadı. Fast Food'la yetindik, yani New Orleans'a kadar gitmiş olduk. Tabi bu işin espirisi, fakat oturup düşündüğümüz vakit aslında ne kadar ürkütücü olduğunu anlıyabiliyorsunuz.
Şehirde ilerledikçe dikkat çeken ilk şey, sokaklarıyla binalarıyla - banklarıyla ve motifleriyle İtalyan mimarisinin hakimiyeti oluyor. Kendinizi, Patra'dan çok Ancona'daymışsınız gibi hissediyorsunuz. Şöyle bir göz gezdirecek olursanız eğer - gemi seferleri ekseriyetinin İtalya'ya yapıldığını, büroların pencerelerine asılı olan broşürlerden öğrenebiliyorsunuz.

Bir yunanlının italyandan temel farkı, italyanın bir çeyrekte içtiği kahveyi - yunanlının 3 saatte içmebilme kabiliyetidir. Bunun haricinde iki milletin de huy ve davranış bakımından aynı bokun laciverti olduğu, aksi iddiaa edilemez bir gerçektir.
Ne yazık ki kahvemizin (Freddo Espresso) tadına, tören saat 14:00'da başlıyacağı için, ancak bir saatte varabildik. Öte yandan; görebildiklerim kadarıyla Patra kafeteria konusunda benim için sınıfta kalmıştır. Sanki birileri; müşterilerin/kahveseverlerin yayılıp rahat etmesini istemiyormuşçasına, kafeteriaları dar ve 'küf' dizayn etmişti. Sanırım bunda italyan kahve içme kültürünün büyük etkisi var. Neredeyse bütün mekanlar 'ayak üstü' yapılmış, hiç özen gösterilmemiş gibiydi. Bence Patra bu husuta, Gümülcine'nin eline su bile dökemeyecek kadar yetersizlik içerisinde.

Karnavala gelecek olursak, sizler için geçiş töreninde çektiğim 3 dakikalık bir video hazırladım. Orada olan kişiler oldukça eğleniyor gibi görünüyorlardı. Açıkçası ben onlara pek ayak uyduramadım. Yine de görülmeye değer kareler vardı. Patra'da yada Yunanistan'ın herhangi bir şehrindeki karnaval kutlamalarına katılamadığınız için üzülmeyin, pek birşey kaçırdığınız söylenemez. TV'den Rio izlemek daha eğlenceli.

2 Mart 2015 Pazartesi

Derbi Öncesi Durum Değerlendirmesi

Geçtiğimiz hafta oynanan müsabakada (28 Şubat) Fenerbahçe, Konya deplasmanında beraberliğe razı geldi. Gerek sosyal medyada gerekse spor basınında, tüm Fenerbahçe'lilerin ortak kanaati; derbi öncesi oynanacak olan Konya deplasmanının 'büyük önem' taşıdığı yönündeydi. Çünki kendi evimizde oynadığımız son 2 haftada rahatlıkla hanemize yazdırabileceğimiz 5 puandan 'feragat etmiştik'.

Derbi öncesi ardarda yaşanılacak 3. bir puan kaybının, derbiden galibiyetle ayrılsak dahi, yaşadığımız puan kayıplarını telafi etmemize yeterli olmayacağı düşüncesi, yorumların geneline hakimdi.

23 puanla 14. sıradaki Torku Konyaspor; maç günü, attığı 18 gole karşı yediği 30 gol gibi bir istatislikle Fenerbahçe'yi sahasında ağırlıyordu. İsmail Kartal; oyuna sonradan dahil ettiği Diego'yu ve hafif sakatlığı bulunan Emre Belözoğlu'nu yedek soyundurup, karşılaşmaya bunlardan birinin Selçuk Şahin olmak üzere 3'lü defansif ortasaha oyuncu kurgusunu tercih ederek başlıyordu. Yanlış ilk 11 tercihine; Volkan ve Caner'in kritik haftalarda takımı yalnız bırakmaları, yabancı kısıtlaması engeli - hatalı rotasyon, Sow ve Emenike'nin formsuzlukları ve ileriye katetmeyi bilen ender futbolcularımızdan Alper'in yokluğu da eklendiğinde, Konyaspor karşısında sergilediğimiz disiplinsiz ve kötü futbol işin aslını gözler önüne seriyordu.

Konyaspor maçında Fenerbahçe'nin Sow'la
kaçırdığı pozisyon. Sağda Emenike boş, atsa o da kaçırır muhtemelen

Her zaman güzel futbolun gereği yerine getirilemeyebilir, fakat birçok kez kötü futbola rağmen istenilen sonucun elde edilebileceğini geçmişte gördük ve görmekteyiz. Keza Trabzonspor ve Akhisar müsabakalarında, Konyaspor karşılaşmasına nazaran daha iyi oynadığımız 'etkili futbol' sonuç getirmemişti. Bunun üstesinden gelmenin yollarından biri de her an skoru değiştirebilecek bireysel yetenekli futbolcuları kadronuzda bulundurmaktır.
Bu anlamda Diego, başlı başına bir soru işareti iken; bu sezon asıl sıkıntısını çektiğimiz forvetlerimizin formsuzluklarına/beceriksizliklerine çare bulamayışımız, istenilen sonuca kolaylıkla ulaşmamızı engelliyor. Bunun temel nedenlerinden bazıları; futbolcuların sağlıklı antrenman yapmadığı ve ileriye dönük organize attaklarımızın gözle görülür biçimde yetersiz kaldığı gerçeğine ek olarak, sezon öncesi ve arası ekonimik gerekçelerden dolayı hatalı kadro yapılanmasıdır.


Derbi; Galatasaray

Hamza Hamzaoğlu ile birlikte Galatasaray bir şekilde sonuca gitmeyi öğrendi. Prandelli fiyaskosu ardından 'erken tehşis' (teknik direktör değişikliği) yerindeydi. İtiraf etmeliyim ki Galatasaray açısından bu sezonun pek parlak geçmeyeceğini düşünüyorken, Şampiyonlar Ligi hariç işlerin gayet yolunda gitmesi şahsen beni şaşırttı. Sezon başında Galatasaray yönetiminde yaşanılan çalkantıların futbol takımına olumsuz yansıyacağı yönündeki öngürülerim kısmen gerçekleşmiş olsa da Sarı Kırmızılı ekibin lige 'erken havlu atmasına' sebep olmadı.

Derbi, derbidir. Ne olacağı kestirilemez. Fakat durum değerlendirilmesi elbet yapılabilir. Galatasaray Kadıköy'e, Fenerbahçe'den 4 - Beşiktaş'tan 3 puan farkla lider olarak geliyor. Olası Galatasaray galibiyeti ile puan farkının 7'ye çıkması, Fenerbahçe'nin şampiyonluk yarışından kopmasını sağlayacaktır ki bu Fenerbahçe camiası adına kötü sonuçlar doğurabilir. Keza Galatasaray'ın önceliğinin (Melo'nun eksikliği ile birlikte) puan farkını korumak olacağını düşünüyorum. Zira gol hattında sıkıntı yaşayan halihazırda Fenerbahçe'ye karşı bunun zor olacağı söylenemez. İkili avaraj'da Galatasaray'ın rakiplerine karşı sağlayacağı avantaj, bu planı mantıklı kılıyor. Tek golle galip gelmek, Galatasaray'ın elinde tuttuğu 'lüks' olmayan değerli bir opsiyon. Golü arayacaklardır, fakat bunu yaparken son derece temkinli olacaklardır. Mağlubiyet; Galatasaray'a - Fenerbahçe'ye kaybettireceği kadar birşey kaybettirmeyecek. Bu yüzden Galatasaray maça oldukça rahat çıkacaktır. Tüm bulgular lehine.


Derbi; Fenerbahçe

Son 3 haftada herşey yolunda gitmiş olsaydı, 53 puanla lider olarak Galatasaray'ı evimizde ağırlayacaktık. Derbi galibiyeti sonrası ise Galatasaray'a ve Beşiktaş'a en kötü ihtimalle 5'er puan fark atmış olacaktık. Malesef mevcut puan cedveli itibari ile en iyi ihtimalde (BJK'nin Sivas deplasmanından galibiyet ile ayrılacağını varsayarsak) puan farkını 1'e indirmekle yetineceğiz. Sözünü ettiğim ''derbiden galibiyetle ayrılsak bile, yaşadığımız puan kayıplarını telafi etmemize yeterli olmayacağı'' gerceği bundan ibaret.

Fenerbahçe mutlak galibiyet peşinde. Pazar akşamı oynanacak olan Galatasaray maçı, Fenerbahçe için belki de sezonun en kritik karşılaşması. Tam anlamıyla "tamam mı, devam mı?" maçı.

Fenerbahçe, galibiyete yakın taraf olsa da, futbolcuların üzerindeki baskı maçın ilk 10-15 dakikasında hissedilecektir. Bu aşıldıktan sonra ilk yarım saatlik periyotta, iyice rahatlayıp oyunu tamamen kontrol altına almamız açısından muhakkak gol bulmamız gerekiyor. Atmadan yediğimiz bir gol, gecemizi ve hatta sezonun geri kalanını kabusa çevirmeye yetebilir. Geriye düştüğümüz taktirde maçı çevirebileceğimizi zannetmiyorum. İmkansız değil fakat oldukça zor bir olasılık. Beraberlik; bizi şampiyonluktan etmeyecektir, lakin 4 kez üst üste aldığımız puan kayıpları takımı olumsuz etkileyeceği gibi hırsımızı da kıracaktır.

10 Şubat 2015 Salı

Terör Savaşları

Sevgili dostlar, İfade Özgürlüğü Sığınmacılığı başlıklı yazımda; "Charlie Hebdo olaylarının akışı; freni patlamış bir tırın, yokuş aşağı hız kazanarak şehir merkezindeki benzin istasyonu istikametine doğru ilerleyişine benziyor"  diye bir ifadede bulunmuştum. Dilerseniz bunu biraz açmak istiyorum. 

Şehir merkezinde ki benzin istasyonunu Orta Doğu, freni patlamış tırı ise gerçekleştirilmeye geç kalınmış bir projenin panik havasında tamamlanmaya çalışılması olarak tasfir etmeye çalıştım. Bu düzlemde, bize yutturulmaya çalışılan tiyatronun perde arkasına intikal etmemiz gerekiyor.


Tiyatro & Perde Arkası

Soğuk savaşın ardından, ABD'nin kendi eliyle yetiştirip desteklediği dönemin 'mücahidlerinin' kendilerine cephe alması, oynanan oyunun bir kurgusuydu. Radikal İslami gurupların liderleri CIA'e 'yakın olmaları' ile bilinirken, Yahudi'nin hükmettiği önde gelen uluslar arası medya kuruluşları tarafından asla irdelenmedi. Hedeflenen amaç: bir tasarım olan radikal İslam guruplar'ın bölgede  ve dünya genelinde huzursuzluk yaratarak, söz sahibi ABD ve İngiltere gibi Batı'lı güçlerin yaptırım sağlamasına yol açmaktı. Başını şaraptan kaldıramayan zevk-i sefaya dalmışları buna ikna etmenin tek yolu, 'terör salgını' endişesini yeni bir cihan harbine yol açmadan tüm dünyaya yayıp, belirli bir aşamaya gelininceye kadar bu korkuyu tetiklemekti. 11 Eylül hadisesi ile bu resmiyete kavuştu ve başarılı da oldular.

İçinde Cıhad kavramını barındıran İslam dini; terör kılıfına uydurulmaya çalışıldı. Afganistan 'mücahitlerinin' devamı olan Al Qaida gibi radikal (tekfirci)  İslam gurupları, projeye hizmetlerini sunmaktan kaçınmayacaklardı. 11 Eylül'den sonra ABD teröre savaş açmış Afgan diyarını işgal etmiş, Irak'a 'demokrasiyi' mezhep çatışmalarıyla birlikte anca getirebilmişti. 15 Aralık 2011 tarihi itibariyle meydan, Maliki rejimi baskısı altındaki IŞ(İD) canilerine kalmıştı.


Orta Doğu ve IŞ(İD) ile alakalı atmış olduğum bazı tweet'ler (#)

Peygamber mührü taşıyan siyah sancaklı 'Cıhadçılar' üstlendikleri misyon gereği, Siyonist ilkeler adına kan dökmeyi gaye edinmiş olup, şimdiye dek yaptıklarıyla başta İslam dini olmak üzere Cıhad ve Halifelik kavramları üzerinde algı manupilasyonuna yol açacak koşulların oluşmasına başarıyla zemin sağlamışlardır. Fakat bugün gelinen son olaylarda, IŞ(İD) canilerinin 'düşmanları' üzerinde hakim kıldığı panik havası, gizli/derin istihbaratların kontrolünden çıktığı izlenimi veriyor.


Proje

Yaşanılan bu panik havasının en mühim nedenlerinden biri; uğrunda imparatorluklar yıktıkları projenin aksamaya uğrayacağı tehdidiyle karşı karşıya kalmalarıdır.

Orta Doğu'da akan kanın genel anlamda siyonizm kaynaklı olduğu gerçeğini görebilmemiz için, yahudi itikadını iyi telakki etmemiz gerekmektedir. Siyonizm; Tevrat (Tora) ile ilişkilendirilip, Yehova'nın yahudilere vaad ettiği topraklara (Arz-ı Mevud) geri dönüş projesidir. Öyleki; siyonizm fikrine yön veren Theodor Herzl'den günümüze tarihin akışı, bu gerçeği gözler önüne sermektedir.

2. Dünya Savaşı ardından İsrail devletinin Filistin topraklarında yeşermesi, siyonist projenin ilk ayağıydı. Ancak siyonizm'in öngördüğü Kudüs'ün yahudi devleti topraklarına dahil edilip başkent yapılması ve Nil - Fırat nehrileri arası İsrail'in genişlemesi açısından henüz bir gelişme kaydedilememiş olunması, 'proje sahiplerini' telaşa sürüklemektedir. Kaldı ki bunun; Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşaası ve Mesih'in zuhur edişi ayağı var.

Bu bağlamda Orta Doğu'da, gözlemlenen mezhep çatışmaları ve terör olayları nedeniyle akan kanın hız kesmeden devam ediyor olması daha iyi anlaşılacaktır.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Asker Adaylarına Tavsiyeler

Askerliğe gidecek olan kişilerin heycan ve panik içerisinde, vatan-i borcunu ödemiş yakın çevrelerindeki arkadaşlarından yardım ve tavsiye istemeleri, beni  bu yazıyı yazmaya teşvik etti. Hem bu vesileyle bundan sonra, uzun süredir planladığım Venna serisi yazılarıma başlamış olurum.

Altını çizerek belirtmem gerekiyo ki bu yazının tamamı
Batı Trakya azınlığına hitap etmekle birlikte
Yunan lisanında bolca 'ordu terimleri' kullanılmaktadır
Yunanca bilmeyen dostlarımdan, şimdiden özür diliyorum.

Sevgili 'asker adayı' dostlarım, belki de en son söylemem gereken şeyi yazmaya başlayarak devam etmem, hepimiz için daha uygun olacaktır. Kafanızda oluşturmuş olduğunuz askerliğin gerçekle yakından uzaktan bi'alakasının olmadığını, en geç askerliğinizin 3. ayında anlayacaksınız. Teslim olmanız için belirlenmiş tarih yaklaştıkça, yaşadığınız (eğer ki yaşıyorsanız) panik/heyecan, endişe sıkıntı ve hatta bunalım, sizileri korkutmasın. Bir şekilde zaman ilerlerdikçe bu duygular yerini, yeni arkadaşlıklar edinme, dostluk ve iyi vakit geçirmeye bırakacaktır. Fakat bunun püf noktası; içeride her ne ile meşgulsanız, onun tadını çıkarmakta gizli olduğunu unutmayın. (değineceğim) Çünki içeride sizleri Full Metal Jacket gibi savaşın ve aşağılanmanın olduğu bir ortam asla beklemiyor.


Teslim olmadan önceki tavsiyeler

Okumak yerine iş hayatını tercih etmiş olmalarından dolayı vatani görevini erken yaşta tamamlamış arkadaşlarımızın, arkerlik hikayelerine hepimiz maruz kalmışızdır. Fakat; askerliğin ancak tecrübe ile anlaşılabilir olacağı gerçeğini göz önünde bulundurursak, anlatılan o tüm hikayelerin kafamızda dağınık bir şekilde yer edinmesine yol açtığı gibi, askerliğe gidecek olanların da yok yere tedirgin olmasına neden olabiliyor. Aynen bende olduğu gibi.

Micheal Jackson Dansı
Beklediğimden 2 ay önce
teslim olacağımı öğrenmeden
-hemen- önceki son halim
Beklediğimden 2 ay önce teslim olacağımı öğrendiğimde, şok olmuştum. O 2 ayı, piskolojik hazırlığıma ayırmayı düşünüyordum. 19 Mart 2013 tarihinde teslim olmam gerekiyordu ve aylardan Şubat'tı. Yapmam gerekenleri 1 ay gibi çok az bir süreye sıkıştırmam gerekiyordu. Endişeli olmadığımı dışa yansıtmam gerektiğini düşünüyordum. Kafamda cevap bekleyen tonlarca soru ile birlikte, hazırlıklı olmam kompleksine kapılarak rütbeleri ve birçok 'asker-i kavramları' öğrenmeye koyulmuştum. İtiraf etmem gerekiyor ki, böyle bir telaşa kalkışmam hiçbir işe yaramadı. 
Bu zaman kaybından başka birşey değildi açıkçası. En nihayetinde acaba yapabilecek miyim (askeri hitabeti) ve öğrenebilecek miyim kaygısı taşıdığım (örn: askeri hiyerarşi) endişelerimin 1 haftalık süreçte eriyip gittiğine tanıklık ettim. İnanın ki içeride sizlere eğitim bazında yaptıracakları (esas duruş, selam ver, sağa dön sola dön gibi) bir yığın şeyi  bir ağaca yaptırsalar, ağaç ta bir yerden sonra kendi kendine istenileni yapacak hale gelecektir. O yüzden, endişe etmenize ve paniklemenize hiç gerek yok. 1 aylık eğitim kampına (Kentro'ya) girmeden önce, yanınıza almanız gereken muhimatların listesini çıkarmak, çok daha önemli. Not edin.

  1. Sleeping Bang (uyku tulumu) & koyu yeşil çaşaf: Yatacağınız yataklar 2. Cihan Harbinden kalma olduğu için ihtiyaç duyacaklarınızın zirvesinde yer alıyor. Yaz kış bununla idare edeceksiniz. Çarşafı ise yatağınızın üzerine sereceksiniz. (Size bunun yasak olduğunu söyleyenler olabilir, aldırış etmeyin)
  2. 4 adet kilit (min): Size kentro'da verecekleri lukaniko ile birlikte bir de kilit çıkacak, onu atın ve yanınıza aldığınız kilitlerden bir tanesini lukanıko'yu kilitlemek için kullanın. Bir tanesi silahınız için olacak (mecburi), onu mümkünse uzun versiyonu olanlardan tercih edin. Bir tanesi, yanınıza aldığınız eşya valizi için. Sonuncusunu yedek olarak değerlendirin. Şanslıysanız; gideceğiniz kentro'da foriamo dedikleri dolapları kullanmanızı söyleyebilirler, varsa. Dolap için kullanırsınız, aksi halde arvyla'larınızı (botlarınızı) kilitliyebilirsiniz. Kilitlerinizin kalın olmamasına dikkat edin. Anlaşılacağı üzere kilitlerin nedeni, kentro'da sıkça rastlanan hırsızlık vakalarına önlem amaçlı.
  3. Giyim: Size orada; birkaç çift askeri çorap, 2-3 adet askeri t-shirt ve boxer verecekler. Lakin 20 küsür günlük bir kamp için bunlar yeterli olmayacaktır. Boxer ve çorap sizin insiyatifinize kalmış birşey, dilediğiniz kadar alabilirsiniz, tavsiyem minimum 10 çift her ikisi için. Dışarıdan takviye için 10 adet askeri t-shirt almanız lükse kaçabilir.
  4. Πάτοι (Patos): Şu ayakkabılarımızın içinde olanlardan. Bilhassa silikon olanları tercih etmenizi tavsiye ediyorum. 20+ euro olanlardan edinin. Size verecekleri arvyla'ların içinde o 'zamazingolardan' yok ve patos'suz giymeniz imkânsız.
Bu 4 maddelik listenin içinde yer alanlar, sizler için hayati önem arzetmekte. Çaylak bir erin (neos'un) olmazsa olmazlarıdır. Ek olarak bilgilenmeniz açısından şunları ilave edebilirim:
Yanınıza almanız halinde size yarımcı olacak eşyaların arasına, neseser'i de katabiliriz. Şampuan, diş fırçası ve diş macunu gibi edavatları bir arada saklayacağınız bir çantadır neseser. Gün aşırı traş olacağınız için traş bıçağı tercihini size bırakıyorum, WC ve diğer gereksinimleri de. Bazen not tutmanız gerekebilir; ΚΨΜ'de de bulabileceğiniz bir blog ve kalem işinizi görür. Gece nöbetlerinde imza atmak gibi işinizi kolaylaştıracak küçük el feneri. Havlu ve kırma onlar verecekler, dışarıdan satın alıp masraf etmenize gerek yok. Kış ayları için koyu yeşil atkı alabilirsiniz. Ve terlik, arvyla giymediğiniz zamanlarda ayağınızda olacak, bazı kentro'larda veriyorlar aksi halde birer çift edinmeniz gerekecek.

Ve bir askerin hayat kurtarıcısı; cep telefonu. Çoğu kentro'da kameralı cep telefonları yasak. Saklayarak pahalı cep telefonlarını içeriye geçirenleri göreceksiniz ki yakalandığınız takdirde onu sizden alacaklar ve 1 aylık eğitiminizin sonunda geri verecekler. Bunu göze alabiliyorsanız yanınıza alın. Tavsiyem; yanınıza eski model 20-30 euro'luk uçuz, mümkünse kamerasız bir cep telofonu almanız. Kamera için problem çıkartırlarsa kamerayı kırın. Facebook ve Twitter için fazla vaktiniz olmayacak zaten. O yüzden yanınıza akıllı cep telefonunuzu almanıza hiç gerek yok. Fakat askerliğinizin 1 aylık eğitim kampından sonra (kentro) geri kalan 8 veya 11 aylık döneminde akıllı cep telefonunuz, hayatınızı kurtaracaktır.


Teslim olduktan sonraki tavsiyeler

Buraya kadar işin kolay kısmıydı. Askerlik dönemi yaklaştıkça bizleri pençesine alan piskolojik baskı, teslim olduğumuz zaman karşılaşacaklarımızın ne olacağını tam olarak kestiremediğimizden dolayıdır. Bilinmeyene yolculuk; hafta sonları dahi evde TV başında takılmayı seven bir insanı ne denli tedirgin ediyorsa, özellikle çocuk yaşta sayılacaklar için askere gitmek o denli tedirgin ediyordur. Bu gayet normal. Bu piskolojik baskının üstesinden gelmeniz için, acizane tavsiyelerimi ve askerde büyük ihtimal karşılaşacağınız saçmalıkları ve pür dikkat etmeniz gereken konuları sizlere anlatmaya çalışacağım. Umarım bu; varsa endişelerinizi, yoksa merakınızı giderir.

Kabullenmek: Sözünü ettiğim piskolojik baskıyı kırmanın en temel yoludur. Askeri kural ve nizamı olduğu gibi kabul etmeniz gerekiyor. İçeride yığınla saçma sapan, mantığa sığmayacak - akla fikre zarar uygulamalarla karşılaşacaksınız. Bunları sorgulamamanızı ve kat-i şartta düzeltmeye çalışmamanızı öneririm. Komutanların bundan haberdar olmadığını düşünmeyin; yıllarını orduya vermiş olanlar elbet senden ve benden daha iyi görüyorlardır. Fakat onlar gibi bu tiyatroyu oynamak zorundasınız. Birşeyi çok iyi bilmeniz gerekiyor; asla ama asla kendinizden rütbeli birine karşı haklı olma şansınız olduğunu zannetmeyin. Kolaylıkla açığınızı bulacaklardır ki, sizin yapmanız gereken tek şey hatanızı kabullenmektir. Bunun için sihirli kelimeye ihtiyacınız olacak o da; αδικαιολόγητος! (mazeretsiz) olacaktır. Örn: "neden bugün traş olmadın?" diye sorduklarında, asla mazeret uydurma, bu sana pahalıya patlayabilir.

Saygı & Sabır: Onların, yani rütbelilerin senden beklentisi kendilerine ve çevrene saygılı olman. Bunun için sabıra ihtiyacın olacak, demin dediğimiz kabullenmeyi becebilmişsen işin kolaylaşıcaktır.
Emrolunduğun şeyi sorgusuz sualsiz, itiraz etmeden yapman gerekiyor. Onlar için bu, saygı göstergesidir. Eğer gerçekten haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız, şikayetinizi bu esnada belirtebileceğiniz kişi ve 'kurumlar' olacaktır. Yine de emre uymak zorundasınız.
Zaman zaman, zamanın durduğu hissine kapılacaksınız. Çok boş vaktiniz de olacak. Bazen ben burda ne yapıyorum diyeceksiniz. Ama geçecek, hiç endişeniz olmasın. Başlanılan şey; bitmiş demektir. İkna olmadıysanız ki büyük ihtimal olmamışsınızdır; bu gibi durumlarda sizlere şiddetle büyük ekran akıllı telefon tavsiye ediyorum. Sanırım bu daha inandırıcı oldu.

Askerliğinizi fırsata çevirebilirsiniz. Askere girmeden önce benim gibi asosyal bir kişiliğiniz varsaydı, askerlik bunun üstesinden gelip tamamıyla bir sosyal kimliğe bürünmeniz için en uygun mecra. Er'lerden - paralı askerine rütbelisine. Altına sıçanından en titizine. Karnı durmadan acıkanından, hiç yemek yemeyenine. Mızmızlanına, küfredenine, korkağına, korkusuzuna yüzlerce kişi tanıyacaksınız. Hayat hikayelerini dinleyeceksiniz. Ve inanın; halinize şükredecek 'ben paşalar gibi yaşıyormuşum' diyeceksiniz. Hepinizi orada eşit gördüklerine ve bir yerlere koyduklarına tanıklık edeceksiniz, bu sizi önemli hissettirecek. Avazınızın çıktığı kadar yüksek sesle bağırıp çağırmak size özgüven aşılayıcı kaçınılmaz bir fırsat olacak. İstem dışı ördüğünüz duvarlar en nihayetinde yıkılacak. Bu fırsatı tepmeyin.

21 ΛΜΧ
Selam böyle çakılır!
Nauplio'da (K.E.MX) komutanımız, 'sizin değil, karşınızdakinin korkması gerekiyor' diye tembihliyordu durmadan. İçeriye adım atar atmaz 'tansiyonunuzu ölçmeye' çalışacaklar, ne kadar sazan olup olmadığınızı anlamak için. Dik durun ve korkmayın, hemen kanmayın. Söylediğiniz şeyden emin olun. Aksi bir komutanınız varsa, en iyi şekilde ona selam verin (öğretecekler) bundan asla kaçınmayın, 'selam' olayına bayılıyorlar. Arvyla'larınız cılalı ve hergün traşlıysanız, göze batmaktan kaçınmış olursunuz. Jokeysiz ve 'hitoniıo'suz' 'loho'dan çıkmayın. Silahınızın numarasını ezberleryin, asla unutmayın ve ona çükünüz gibi bakın. Düzenin işleyişini kentro da monada'da (birlik) da bir süre sonra kavrıyacaksınız, sıkıntı etmeyin. Kentro hariç 'sardelalılardan' çekinmenize gerek yok, ilerleyen dönemlerde insanına göre muameleyi öğreneceksiniz - merak etmeyin. En tatlı döneminiz son bir ayınız olacak; kendinizi Sultan Süleyman gibi hissecedeksiniz.


Ek bilgiler

İstediğiniz monada'ya (birliğe) gitmek istiyorsanız, 'vizma'nızın' (ayrıcalığınız) millet vekili/demokrat olmasına özen gösterin. Vizmalar en etkilisinden en etkisizinden söyle sıralanır; baron, dini önder; mitropol veya Yunan devleti tarafından atanmış Müftü, 'hükümet adamı' farklı bir deyişle sağlam bir millet vekili ve en son Generaller gibi ordu adamları. Fakat monada'ya geçtiğiniz vakit General mevki-inde tanıdığınız varsa en çok o zaman rahat edersiniz.

Bunlar aklınızda bulunsun. Askerlik kimileri için zaman kaybı kimileri için son tatil ve kimileri içinse kaçınılmaz bir fırsattır.  Ben hepsini bir arada yaşadım, ama iyiki yaşamışım diyorum. Güzel bir anı olarak hatırlanıcak. Bol şans! Şimdiden hayırlı teskereler!

6 Şubat 2015 Cuma

İHOO Adam mıdır?

Yarın (7 Şubat 2015) Türkiye STS-Liginde Fenerbahçe ve Trabzonspor arasında haftanın müsabakası oynanacak. Fenerbahçe açısından karşılaşmanın önemi 3 puandan çok daha fazlası olduğunun gerçeği, taraftarın maça olan ilgi ve alakasına yansıyor. Bu sezon ilk defa Fenerbahçe'li futbolcular, Şükrü Saraçoğlu stadyumda (neredeyse) dolu tribünlerle birlikte oynayacak.

Bu karşılaşmanın futbol şöleni havasında geçmesini beklemek iyimserlik/polianacılık olacağı gibi, her Fenerbahçe müsabakası öncesi rakip takım başkanları tarafından klasikleşen hakemi baskı altına alma çabasındaki talihsiz açıklamaların yaşanmayacağını tahmin etmek aptallık olurdu.

İbrahim Ethem Hacıosmanoğlu

Haftanın skandalı; 'hakemi aradım' itirafı ve 'takımımı sahadan çekerim' gibi provakatif tehditleri  ile, devlet ve ortakları tarafından korunan çaylak maşa - örtülü ödenekçi Hacıosmanoğlu'ndan geliyor. Bu ortamda bu gayet doğal aslında, anormal olan; elini attığı her dalı kurutan başarısızlık abidesi TFF başkanı ve 'kurmayları'nın' yaşananlara sessiz kalması dışında onlardan yaptırım beklemek. Şimdiden söyliyelim, buradan pek birşey çıkmayacaktır.

İstiyorsanız; şımartılarak iyice zıvanadan çıkan İHOO'nun akıl tutulması demeçlerine bir göz atalım: 
''Kasti bir hata olursa takımı sahadan çekerim. Bu sene hakemler yüzünden 15 puan kaybettik. Fenerbahçe maçı esnasında bir tane kasti hakem hatası görürsem, takımı sahadan çekeceğim. Trabzonspor çok büyük bir camiadır kimseye yem olmaz. Kararımı uygulamakta çok kararlıyım''
İHOO; 'Fenerbahçe maçı esnasında bir tane kasti hakem hatası görürsem takımı sahadan çekeceğim' diyerek  yapılan hakem hatalarının kasti bir şekilde Fenerbahçe lehine, Trabzonspor alehine olduğunu ima ediyor. Aslında bu; 96 yılından bu yana içlerinde ukte olmuş hazımsızlığın dışa vuruşu. Kabahatı başkasında arıyarak başarısızlıklarının üzerini örtme çabası. Ve ben ilk defa yarınki karşılaşmada, hakem hatasından galip gelmemizi umuyorum. Mümkünse bu 61. dakikada 2 metre offside golü ile olsun istiyorum. Bakalım İHOO ne kadar sözünün eri.
''Biz sahada hakkaniyetle maç yönetilmesini istiyoruz.. Büyük yatırımlar yaptık. Hakem hatalarından kaybettiğimiz maçları sağır sultan bile biliyor ama ilgililer bilmiyorsa onlara hatırlatmak bizim görevimiz. Hakem hatasıyla maç kaybetmeyeceğiz dedim. Biz cezalıyız maçı televizyondan seyredeceğiz. Hakem arkadaşımıza rakip takımın dediği gibi biz de güveniyoruz. Kendisiyle de konuştum. Kim hak ediyorsa onun kazanmasını sağlayacak bir yönetim göstermelerini istedim...''
Cuma günü, yani bugünki demecinde hakemi arayıp, kim hak ediyorsa onun kazanmasını sağlayacak bir yöntem göstermesini istediğini beyan ediyor. Farklı bir deyişle maçta üstün olan tarafa hakemin yardımcı olmasını istediğini söylüyor. Böylesine şuursuzca bir söylemin ancak İHOO'nun ağzından çıkması beklenebilirdi. Kişi; ya yaptığı gafın farkında değil ki ben böyle olduğu kanaatteyim, yada İHOO kendi imkanları el verdiğince Türk futbolu ve futbolseverlerle alay edip yetkilileri tehdit ediyor.
Bu vahim durumda; herhangi bir 'hukuk devletinde' 6222 nolu kanun gereği şahsın 'hakemi aradım...' beyanatıyla (hakemin de onayı ile birlikte) şikeye teşebbüsten cezaya çarptırılması öngörülür. Trabzonspor'a hükmen 3-0 mağlubiyet ve İHOO'ya en az 1 yıl hak mahrumiyeti cezası verilirdi.

Cumartesi gecesi; maçın üstün tarafı kuşkusuz Fenerbahçe olacaktır. İHOO'nun hakeme talimatı ile birlikte bize yardımcı olacağını da varsayarsak; bir offside ve bir penaltı golü sonucunda galip gelmemiz durumunda İHOO diyelim ki taşıdığı taşşakların hakkını verdi ve takımını sahadan maç bitmeden çekti. Kendiyle çelişmiş olmayacak mı? Yada şöyle soralım; İHOO adam mıdır? Göreceğiz.

20 Ocak 2015 Salı

Yunanistan; 25 Ocak Öncesi

Normalde siyasetin kat-i şartta yasaklandığı, propagandasının cezalandırıldığı, hatta insani hakların oldukça kısıtlı olduğu bir yerde; politikanın/siyasetin 'varlığından' haberdar oldum. Ordu.

Ordu doğası gereği böyledir. Askerlik yapmış olanlar bilir; içeriye adımınızı attığınız andan itibaren sizi ordan alıp oraya götürürler. Nereye ve neden gittiğinizi asla bilemezsiniz. Gidilecek yere vardığınızda ve işlem tamamlandığında ancak olan biteni anlarsınız. Erin emredilen görevi uygulaması zorumluluğu gereğinden bu böyledir ve bunun başka bir alternatifi de yoktur. İçerideki meşkuliyetiniz, dış dünya ile ilişkinizi yok denilecek kadar aza indirir. Bunun bir de eskiler kuşağı vardır. Özellikle Yunanistan'da askeri rejimin dayatıldığı yıllar. Örneğin 70'lerde darbe dönemi ve Kıbrıs zamanı. O zamanlar babam askermiş, kendisi anlatıyor:

''Türklerin Kıbrıs'ın yarısını aldıklarını bizler çok sonra öğrendik'' diyor. Kafanızın karışmasını istemem; yazımın bu kısmı Batı Trakya Türk Azınlığı mensubu ben ve babam ile alakalı. Ve ekliyor; ''O zamanlar, bilmemiz gerekeni, gerektiği kadar bizlere bildiriyorlardı'' 
Bir arkadaşımın dediği gibi; Nazi ordusunun zaferini kutlayan Alman halkı, Berlin'e bombalar yağmaya başladığında, savaşın kaybedildiğinin farkına varabilmişler. Bu durumun birebir aynısına, günümüz Kuzey Kores'inde rastlamak mümkün. Oradakilere, dünyanın en mutlu insanı oldukları 'yalanı' dayatılıyor. Düşünün; mutsuz olmaya bile hakları yok. Aslında demokraside de durum pek farklı değil. Tek farkı, bize aynı yola çıkan şıklar sunması. Özgür kölelik, yada paralı şirket/banka köleliği diyelim.
En başta yazdıklarımın yanlış anlaşılmaya neden olmasını istemem. Kuzey Kore rejimini/ordusunu bir anlık 'mutlak doğru' kabul edip 70'ler dönemi Yunanistan ordusunun katı kuralları ile mukayese etmeye kalksak (ki edemeyiz) ortaya çıkacak olan görüntü; K. Koreliler için Pyongyang'ta bir tiyatro komedi gösterisi halini alırdı heralde.

Eskilerden erser yok şimdi doğru fakat, insan yine de siyasetle/politikayla birinin orduda tanışmasını garipsiyor. Özellikle de Türkiye dış ve iç siyaseti ile bir Türkün tanışması.
O zamana dek, apolitik biriydim diyemem. Ne varki; Fuat Ergin'in de dediği gibi ''ağızdan çıkan her söz politiktir'' gerçeğini göz önünde bulunduracak olursak; benim için politika ve siyaset 'bir düzine' adamın kendi çıkarları adına sistemi ele geçirme kavgasından başka bir şey değildi. Keza bu fikrim değişmiş değil. Bu tanışıklığımız hali hazırda olan fikrirlerimi daha da güçlendirdi diyebilirim. İşin ilginç tarafı; rahatsız olduğunuz kurulu düzenin değişmesi siyaset/politika yolu ile kavga ve gürültüden geçiyor. Değişimi sağladığınız takdirde ise; konumunuzun sürekliliği ve sağlamlaşması açısından, çıkarlarınızı gözetmeniz mecburiyeti doğuyor. Bu bir kısır döngü halini alıyor, başka bir deyişle sistem bunu gerektiriyor. Burada önemli olan demokratların, politikacıların ve siyasetçilerin gerçek niyetlerinin halkının refahı olup olmadığıdır.

Türkiye'de Gezi olayları sırasında yaklaşık 5 aylık askerdim. Olup biteni mecburiyetten de olsa çok rahat takip edebiliyordum. Korumakla görevli olduğumuz cephanelerin saklı tutulduğu gizli bir kampta, günümün çoğu KΨΜ'de (er gazinosu) TV izlemekle geçiyordu. Hani genellikle TV sesinin full açıldığı ve denilenlerin güçlükle anlaşıldığı mekan. Sabah akşam haber izliyorduk, bahse girerim dönemin TC başbakanı Recep Tayip Erdoğan, Türk kanallarında o kadar çok haber olup görüntülenmemiştir. Aramızda RTE karşıtı kadar hayranı olan Yunan çavuşlar, başçavuşlar da vardı. (yıllarını orduya vermiş paralı askerler) Kimileri RTE'nın, ekonomik krizdeki Yunanistan'ın durumunun düzelmesi için Yunanistan'ın başına geçmesi gerektiğini yada onun gibi bir lidere ihtiyaç duyulduğunu öne sürüyorlardı. Böyle bir ortamda siyasetin/politikanın dışında kalabilmek, özel bir çaba sarfetmeyi gerektiriyor.


Yunan politikası istikrarsızlığı ve kaçınılamaz çöküşü, son darbe döneminden bugüne dek emin adımlarla yoluna devam ediyor. Devlet olmayı hiç bir zaman başaramamış bu ülkenin ihtişamında, Neo-Nazi partisi Altın Şafak, Yunan politikasında kendine 3. sırada yer ediniyor. Avrupa Birliği'nde artık üvey evlat muamelesi gören Yunanistan'ın bu içler acısı konumunun panzehiri, yine bir erken seçim olan 25 Ocak akşamı sandıktan çıkması umut ediliyor. Şimdiye dek böyle yönetilmeyi hak etmiş halkın kurulu düzene tepkisi, geç kalınmış bir serzenişten öteye de gitmiyor.
Şimdiye dek Yunanistan; sisteme çöreklenmiş engerekler tarafından yönetildi. Aralarından nadiren de olsa birileri çıkıp, '' what da fuck is goin on here!'' deme şansı dahi bulamadı. Ekonomik kriz bilinçli bir şekilde yaratıldı ve asla önlem alınmadı. Bahçesi olmayan hastanenin 50 bahçivanı olan ülke burası. Eğer bir sürprizle karşılaşmazsak 25 Ocak akşamı sandıktan, içinde birçok farklı sol görüşü barındıran bir koalisyon partisi olan Syriza çıkacak. Bu; neyi değiştirecek hep birlikte göreceğiz.

Amma Velakin