Okumak Anlamaktir

20 Ocak 2015 Salı

Yunanistan; 25 Ocak Öncesi

Normalde siyasetin kat-i şartta yasaklandığı, propagandasının cezalandırıldığı, hatta insani hakların oldukça kısıtlı olduğu bir yerde; politikanın/siyasetin 'varlığından' haberdar oldum. Ordu.

Ordu doğası gereği böyledir. Askerlik yapmış olanlar bilir; içeriye adımınızı attığınız andan itibaren sizi ordan alıp oraya götürürler. Nereye ve neden gittiğinizi asla bilemezsiniz. Gidilecek yere vardığınızda ve işlem tamamlandığında ancak olan biteni anlarsınız. Erin emredilen görevi uygulaması zorumluluğu gereğinden bu böyledir ve bunun başka bir alternatifi de yoktur. İçerideki meşkuliyetiniz, dış dünya ile ilişkinizi yok denilecek kadar aza indirir. Bunun bir de eskiler kuşağı vardır. Özellikle Yunanistan'da askeri rejimin dayatıldığı yıllar. Örneğin 70'lerde darbe dönemi ve Kıbrıs zamanı. O zamanlar babam askermiş, kendisi anlatıyor:

''Türklerin Kıbrıs'ın yarısını aldıklarını bizler çok sonra öğrendik'' diyor. Kafanızın karışmasını istemem; yazımın bu kısmı Batı Trakya Türk Azınlığı mensubu ben ve babam ile alakalı. Ve ekliyor; ''O zamanlar, bilmemiz gerekeni, gerektiği kadar bizlere bildiriyorlardı'' 
Bir arkadaşımın dediği gibi; Nazi ordusunun zaferini kutlayan Alman halkı, Berlin'e bombalar yağmaya başladığında, savaşın kaybedildiğinin farkına varabilmişler. Bu durumun birebir aynısına, günümüz Kuzey Kores'inde rastlamak mümkün. Oradakilere, dünyanın en mutlu insanı oldukları 'yalanı' dayatılıyor. Düşünün; mutsuz olmaya bile hakları yok. Aslında demokraside de durum pek farklı değil. Tek farkı, bize aynı yola çıkan şıklar sunması. Özgür kölelik, yada paralı şirket/banka köleliği diyelim.
En başta yazdıklarımın yanlış anlaşılmaya neden olmasını istemem. Kuzey Kore rejimini/ordusunu bir anlık 'mutlak doğru' kabul edip 70'ler dönemi Yunanistan ordusunun katı kuralları ile mukayese etmeye kalksak (ki edemeyiz) ortaya çıkacak olan görüntü; K. Koreliler için Pyongyang'ta bir tiyatro komedi gösterisi halini alırdı heralde.

Eskilerden erser yok şimdi doğru fakat, insan yine de siyasetle/politikayla birinin orduda tanışmasını garipsiyor. Özellikle de Türkiye dış ve iç siyaseti ile bir Türkün tanışması.
O zamana dek, apolitik biriydim diyemem. Ne varki; Fuat Ergin'in de dediği gibi ''ağızdan çıkan her söz politiktir'' gerçeğini göz önünde bulunduracak olursak; benim için politika ve siyaset 'bir düzine' adamın kendi çıkarları adına sistemi ele geçirme kavgasından başka bir şey değildi. Keza bu fikrim değişmiş değil. Bu tanışıklığımız hali hazırda olan fikrirlerimi daha da güçlendirdi diyebilirim. İşin ilginç tarafı; rahatsız olduğunuz kurulu düzenin değişmesi siyaset/politika yolu ile kavga ve gürültüden geçiyor. Değişimi sağladığınız takdirde ise; konumunuzun sürekliliği ve sağlamlaşması açısından, çıkarlarınızı gözetmeniz mecburiyeti doğuyor. Bu bir kısır döngü halini alıyor, başka bir deyişle sistem bunu gerektiriyor. Burada önemli olan demokratların, politikacıların ve siyasetçilerin gerçek niyetlerinin halkının refahı olup olmadığıdır.

Türkiye'de Gezi olayları sırasında yaklaşık 5 aylık askerdim. Olup biteni mecburiyetten de olsa çok rahat takip edebiliyordum. Korumakla görevli olduğumuz cephanelerin saklı tutulduğu gizli bir kampta, günümün çoğu KΨΜ'de (er gazinosu) TV izlemekle geçiyordu. Hani genellikle TV sesinin full açıldığı ve denilenlerin güçlükle anlaşıldığı mekan. Sabah akşam haber izliyorduk, bahse girerim dönemin TC başbakanı Recep Tayip Erdoğan, Türk kanallarında o kadar çok haber olup görüntülenmemiştir. Aramızda RTE karşıtı kadar hayranı olan Yunan çavuşlar, başçavuşlar da vardı. (yıllarını orduya vermiş paralı askerler) Kimileri RTE'nın, ekonomik krizdeki Yunanistan'ın durumunun düzelmesi için Yunanistan'ın başına geçmesi gerektiğini yada onun gibi bir lidere ihtiyaç duyulduğunu öne sürüyorlardı. Böyle bir ortamda siyasetin/politikanın dışında kalabilmek, özel bir çaba sarfetmeyi gerektiriyor.


Yunan politikası istikrarsızlığı ve kaçınılamaz çöküşü, son darbe döneminden bugüne dek emin adımlarla yoluna devam ediyor. Devlet olmayı hiç bir zaman başaramamış bu ülkenin ihtişamında, Neo-Nazi partisi Altın Şafak, Yunan politikasında kendine 3. sırada yer ediniyor. Avrupa Birliği'nde artık üvey evlat muamelesi gören Yunanistan'ın bu içler acısı konumunun panzehiri, yine bir erken seçim olan 25 Ocak akşamı sandıktan çıkması umut ediliyor. Şimdiye dek böyle yönetilmeyi hak etmiş halkın kurulu düzene tepkisi, geç kalınmış bir serzenişten öteye de gitmiyor.
Şimdiye dek Yunanistan; sisteme çöreklenmiş engerekler tarafından yönetildi. Aralarından nadiren de olsa birileri çıkıp, '' what da fuck is goin on here!'' deme şansı dahi bulamadı. Ekonomik kriz bilinçli bir şekilde yaratıldı ve asla önlem alınmadı. Bahçesi olmayan hastanenin 50 bahçivanı olan ülke burası. Eğer bir sürprizle karşılaşmazsak 25 Ocak akşamı sandıktan, içinde birçok farklı sol görüşü barındıran bir koalisyon partisi olan Syriza çıkacak. Bu; neyi değiştirecek hep birlikte göreceğiz.

16 Ocak 2015 Cuma

İfade Özgürlüğü Sığınmacılığı

Sevgili dostlar, öncelikle yeni yılınızı en içten dileklerimle kutlar ve yeni yılın gönlünüzdekilerin gerçekleşmesinde vesile olmasını temenni ederim. Lakin malumunuz; ne yazık ki 2015 yılının ilk günlerinde Fransa'da gerçekleşen terör olayları, senenin aşağı yukarı ne denli buhran içinde geçeceğinin habercisi oldu.

Chalie Hebdo olaylarından; müslüman polisin, teröriste o son bakışı.

Charlie Hebdo olaylarının akışı; freni patlamış bir tırın, yokuş aşağı hız kazanarak şehir merkezindeki benzin istasyonu istikametine doğru ilerleyişine benziyor. İnsan olan herkesin lanetlediği bu terör saldırısı; sözde hiciv dergisinin ifade özgürlüğü adı altında toplumların değerlerine karşı takınmış olduğu keskin/alaycı uslubunu/hakaretlerini ve küçük düşürmelerini, deyim yerindeyse örtbas edip aklamaktan öteye gitmiyor.

Bu yetmiyormuş gibi;  Charlie Hebdo'nun işlemiş olduğu nefret suçu dizelerine mazereten, bu terör saldırısını gerçekleştiren canilerin, İslam maskesiyle döktüğü 'kafir' kanın hesabı/faturası, din ve İslam karşıtı -sözüm ona- özgürlükçü iki yüzlüler tarafından tüm İslam alemine çıkartılmasına neden oluyor. Diğer yandan sade vatandaşın bu kanıya varması, özel bir gayreti sarfetmeyi gerektirse de (11 Eylül) hali-hazırda oluşturulmuş İslamofobi gibi algıların yardımıyla daha da kolaylaşıyor.

İç mihraklarda da benzerlikler söz konusu. 
Samimiyetine asla güvenmediğim batı aşığı malum kesim tarafından 
bu tarz üzücü olaylar, kendi emelleri için kullanılıyor.

Toplumların kavram kargaşası yaşadığı acı bir gerçek. İçinde bulunduğumuz bu süreçte, kaosun etkinleşerek iyice belirginleşeceği ve yaşanacak olayların hiddetinin asla azalmayacağı ve diğer ülkelere de sarmaşık misali dağılacağı kanaatindeyim. İnsanoğlunun sürüklenmekte olduğu kahredici bir sonun resmedildiği o karamsar tabloya değinmeden önce; ifade özgürlüğünefret suçu, özgürlük, eşitlik ve adalet gibi, kavramların tanımlarını yeniden gözden geçirip iyi anlamamız/anlamlarını hatırlamamız gerekiyor. Keza insanoğlu derin bir uyku içerisinde.

Her hukuk devletinde olduğu gibi, 'Ermeni soykırımı yoktur' demenin ceza hükmüne girdiği Fransa Cumhuriyet'inde de, kişi kurum ve kuruluşlara hakaret etmek suçtur. Hakaret etmek ne demektir diye soracak olursanız; Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesine göre "bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına zarar verebilecek bir fiil, olgu, yakıştırma veya söz" olarak tanımlanmaktadır. Hakaret; eleştiri veya hiciv demek değildir. 

İfade özgürlüğü her bireyin hakkı olup, düşündüğünü ifade edebilme özgürlüğüdür. Ancak hududunun tam olarak nerede bittiği tartışma konusudur. 
Bu esneklik; suç teşkil edebilecek ifadeleri de içine katmaktadır ki, ifade özgürlüğü 'dolaylı yoldan' kişiye hakaret etme hakkı da tanıyabilir ancak, yasa ve kanunlar tarafından bu tutum cezalandırılacağı için hiç bir anlam ifade etmemektedir.

Uzun lafın kısası ifade özgürlüğü sığınmacılığı; içinde hakaret ve küfür gibi suç unsurlarını barındırmadıkça art niyetli kesim adına pek te anlam ifade etmemektedir. (Ne acı...) Nefretlerini kusabilmek adına ifade özgürlüğünden faydalanmaktadırlar.
Hiç kuşkusuz Paris'te yaşanan, önceden planlanılmış/organize bir terör saldırısıdır. Lanetlenmeli ve kınanmalıdır. Fakat her ne kadar bu eylemin ifade özgürlüğüne karşı yapılmış olduğu lanse edilse de, esasen İslam alemi hedef alınmıştır. Sömürgeci emperialist güçlerin, yeni dünya düzeni ve Orta Doğu projelerinin en verimli silahıdır Terörizm. Hiçbir terör eylemi, din/dil/ırk gibi unsurlara mal edilemez.

Amma Velakin