Okumak Anlamaktir

18 Kasım 2015 Çarşamba

Ne yapmaya çalışıyorsun Alex?

Zinedine Zidane, Steven Gerard, Ronaldo (fenomen) Roberto Carlos gibi efsaneler vardır. Bir de çok iyi/çalışkan takdir edilen futbolcular vardır ki kendi kulübünde yer edinmişlerdir ve unutulmazlar. Örneğin Totti, Maldini, Alan Shearer, Metin Oktay, Rıdvan Dilmen gibi. Burada sıradan futbolculara değinmeme gerek yok, kimseyi rencide etmek istemiyorum. 


Sen; Alex... 2. kategoriye aitsin. Yani kendi takımında yer edinmiş, kulübüne çok şeyler katmış, çalışkan ve asla unutulmayacak olanlardan. Amma velakin bir de şöyle bir durum var; bu tür futbolcular her zaman kulübüne kattıkları değerlerle anılmazlar ne yazık ki. Örnek vermem gerekirse; Cantona mesela, taraftara attığı tekme gelir ilk akla, yada George Best'in içtiği whiskey'ler ve becerdiği kızlar.

Bil ki bana Alex de Souza dendiğinde, Fenerbahçe camiasını sahtecilikle itham edişin gelecek ilk aklıma. Sonra sen hala futbol oynuyorken taraftarın diktiği o heykel. Ne bir golünü hatırlayacağım ne de attırdığın bir golü. Bunun da sorumlusu sensin. Fenerbahçe'den ayrılışın malesef çok yakışıksızdı, futboldan ayrılışınsa ondan beter oldu bizim için. Her ne kadar haksızlığa uğramış olduğunu düşündüğün için böyle davranıyor olsan da, köşene çekilip en azından seni doğru düzgün anmamızı sağlayabilirdin. Bir ihtimal gelecekte yeniden karşılaşabileceğimiz gerçeğini de yok ettin. Oysa ben seni akıllı biliyordum. Üzülüyorum açıkçası.

3 Kasım 2015 Salı

#seçim2015

Siyaset özel ilgi alanım olmadığı gibi pek de hoşlandığım birşey değildir. Ama ne varki yaşamdaki insan unsurunun düzenini sağlayan temel taşlarından biri olduğundan ötürü, hiçbir bireyin ondan bağımsız hayatını sürdürebileceğini düşünmüyorum. Ben de hemen hemen herkes gibi kendi adıma konuşacak olursam, [eskiden olduğundan] gün be gün daha çok takip etmek zorunda kalıyorum.

Dolayısıyla, gözlemlediğim bir dizi faliyetler ve gelişmeler zinciri sonrasında, kendi görüşlerim ve ideolojim oluşmuş oluyor. Tabi bu birçoklarımız için böyledir. Ve doğrusunu söylemek gerekirse bu fikirlerimi dile getirmekten kaçınırım. Yanlış anlaşılmaktan, fişlenmekten veya birilerini rencide edip edileceğimden korktuğum için değil, bende saklı kalması gerektiğini düşündüğüm içindir. Belki bu yazım bir milattır.

Seçmen partiyi değil - bir ideolojiyi desteklemeli.
En nihayetinde oy kabinine tek başımıza giriyoruz.


Sınıf Başkanı

Türkiye'deki 1 Kasım seçimleri ve şuanki mevcud durum bana yaşadığım bir olayı anımsatıyor. Sizlere 1 Kasım seçimlerinin analizini yapmaktansa ki bu bana düşmez, başımdan geçen küçük bir olayı anlatmayı tercih ettim. Nitekim aralarında birçok ortak nokta olduğunu zannediyorum. Umarım sonunda ne demek istediğim anlaşılır.

Ben bir Yunan vatandaşıyım. Batı Trakya'lıyım. Yunanlılara göre müslüman, Türklere göre Türk azınlığındanım. Bu ikilem yurdumun önde gelen problemlerinden biri olmuştur her zaman. Ekonomik krizle birlikte öyle görünüyor ki artık bunun pek de bir önemi kalmadı. Sonuçta, her iki kesim de dertlerimizin ortak olduğunun farkına varıyor.

Bizler istiyorsak ilkokul, orta ve lise eğitimimizi anadilimizde yani Türkçe olarak görebiliyoruz. Bu tamamen tercih meselesi. Bunun yanısıra orta ve lise eğitimini dileyen Medrese'de gerçekleştirebiliyor.
Ben ilkokulu 6 yıl boyunca İdadiye azınlık ilkokulunda okudum. Hatırlıyorum da; 1. sınıfta Yunanca dersinde Yunanca 've' anlamına gelen και (ke) - yazmayı ve telaffuz etmeyi öğrenmemiz 2 günümüzü almıştı. Öğretmenimiz neredeyse cinnet geçiriyordu. Mezun olduğumda Yunanca 2 cümleyi tamamlayamayacak durumdaydım. Böyle bir alt yapıyla ailem beni, okulun 3/1'nin azınlığın oluşturduğu Yunan ortaokuluna yazırdırdı. 25 kişilik sınıfta 11 Türktük.

4o Γυμνάσιο Κομοτηνής

Hala yapıyorlar mı bilmiyorum ama benim dönemimde bu bir gelenekti. Öğrenciler kendi aralarında 5 kişiden oluşmak üzere sınıf yönetimini seçimle belirliyorlardı. En çok oyu alan öğrenci ise sınıf başkanı oluyordu. O kişi sınıfın disiplininden sorumlu tutuluyordu.
Seçimlerin yapılacağı gün Veysel adında bir arakdaşım, bana adaylığımı koymamı tavsiye etmişti. Planına göre 11 kişi oyunu bana kullanacak, sınıfın geri kalan oyları ise Yunanlıların çıkarttıkları adaylar arasında dağılacaktı. Planı işe yaramıştı. Farkla birinci olmuştum ve sınıf başkanıydım. Ama bu sonucu tebessümle karşılayan Yunan öğretmenimin aksine geri-kalan öğrencilerin hiç hoşuna gitmemişti. Sonuca itiraz ettiler. Yunanlı olduğunu ispatlamaya çalışan Gürcü yada Rus kökenli sözde Pontus'lu öğrencilerin sataşmalarına ve hırçınlıklarına maruz kalıyorduk. Seçim tekrarlandı. Ama sonuç değişmedi. Daha da hiddetlendiler. Yine tekrarlandı, yine değişmedi.
Çocuktuk. Kavga etmeye hazırdık. Düzeni sağlayacak kişiyi seçmeye çalışıyorduk ve tam anlamıyla kaos yaşanıyordu. Öğretmenimiz vaziyetin farkındaydı ve bir çözüm sundu. Birimize bir zarar gelmesinden endişeli olduğu her halinden belli oluyordu. Dedi ki:

'Bu oylama ilk 5'i seçsin, sonra o 5'li kendi arasında sınıf başkanını seçsin, ve o sınıf başkanı görev dağılımını yapsın'

Öyle de olmuştu. Her birimizin 2 oy kullanma hakkı vardı ve oylama açıktan gerçekleşti. Sınıfın en çalışkanını başkan seçmiştik, o da bana kıyak yaparak istediğim görevi seçebileceğimi söylemişti.


Son söz:

O gün o sınıfta olan Yunan öğrenciler de çok iyi farkındaydılar ki; normal şartlarda sonuç asla değişmeyecekti. Direncimizi kırmak için güç kullanmaları fayda etmemişti. Seçim sistemini değiştirmek zorunda kalmışlardı. Bizler o gün çocuktuk. İçimizde gizlediğimiz değerlerimiz bizleri bir arada tutuyordu. Fakat çocuktuk, pek dayanamadık.

Büyüklerin hikayeleri de o sınıfta olanlardan pek farklı değil aslında. Ama ne var ki onların dirençleri çocukların ki kadar kırılgan olmuyor. Bazı şeyler unutulmuyor da. Benim sınıf başkanlığım hikayesi gibi mesela.

Baskıdan başarı doğar.

Amma Velakin