Okumak Anlamaktir

6 Ekim 2016 Perşembe

Meryem oğlu İsa Mesih'i Beklemek

Günümüz yahudileri; red etmiş oldukları kurtarıcı Mesih'i bugüne bugün beklemektedirler. Burada asıl sorulması gereken soru: neden Meryem oğlu İsa Mesih'i red ettikleri değil, neden hala bir kurtarıcı bekledikleridir. Keza bu ihtilafın doğurmuş olduğu sonuçlar, dünya genelinde halklara ağır bedeller ödetmiş ve ödetmektedir.

15. yüzyılda Milano'da Leonardo da Vinci tarafından
Duke Lodovico Sforza'nın isteği üzerine yapılmış fresk.



Red

Kısaca değinecek olursak; Roma İmparatorluğu esareti altındaki yahudiler, Adonay'ın kendilerine vaad ettiği topraklarda kraliyet kuracak Mesih'i beklemekteydiler. Yani, Roma İmparatorluğu esaretinden yahudileri kurtarıp dünya hakimiyeti temellerini atacak bir İmparatorluğun kral Mesih'i.

Meryem oğlu İsa Mesih manevi kurtarıcıları olarak geldiğinde, kurulu düzeni bozma teşebbüsü gerekçesiyle Onu red etme gereği duydular.  Kutsal kitapları Tanah'ta müjdelenen kurtarıcı profiline uymayan İsa Mesih, onlara göre boş iddialarda bulunuyordu. Zaman içinde taraftar toplaması halinde, hahamların elinde bulundurduğu güce/otoriteye tehdit olabilecek gerçeği onları korkutuyordu. Dolayısıyla bu 'yalancının' sesi biran önce kesilmeliydi.

İsâ mucizelerle indiği zaman dedi ki: "Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim. O halde Allah'tan korkun, ve bana itaat edin.
(Kur'an - 43:63)

İsa Mesih dinde kolaylaştırıcı olarak gönderilmiş mutlak liderdi. İlk hristiyanların deyişiyle Tanrı'nın vaad ettiği kraliyet... göklerdeydi. Halkın; hahamlara bel bağlamalarını mecburi kılan yahudi itikadının sertliği İsa Mesih ile birlikte hafifletiliyor ve bunun yanı sıra, faiz kaldırılıyordu. Bu onlar tarafından hiç hoş karşılanacak bir şey değildi.

Celâlim hakkı için Musa'ya o kitabı verdik, arkasından birtakım peygamberler de gönderdik, hele Meryem oğlu İsa'ya apaçık mucizeler verdik, onu Rûhu'l-Kudüs ile de destekledik. Size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle gelen her peygambere kafa mı tutacaksınız? Kibrinize dokunduğu için onların bir kısmına yalan diyecek, bir kısmını da öldürecek misiniz?
(Kur'an 2:87)

Yahudiler kurtarıcıdan; az önce de belirttiğimiz gibi Adonay'ın vaad etmiş olduğu ve Kral Davud ile Kral Süleyman'ın (yahudiler için onlar sadece birer kraldır) mirası olan İsrael'i tapınakla birlikte (Beytü'l Mukaddes) yeniden kurmasını/ilan etmesini bekliyorlardı.


Bekleyiş

Bu bekleyiş yahudiler tarafından asırlardır devam etmekte. Kendi deyimleriyle yalancının biri çarmıha gerilmiş ve tehdit ortadan kalktığı gibi gerçek su yüzüne çıkmıştı. Öte yandan günümüzde yahudi dünya hakimiyeti sır değildir. 'Katı' yahudiler karşı olsalar da İsrail kurulmuştur. Hala bir Mesih beklemeleri şu aşamada çelişkili gibi gözükse de, İsrail toprakları Nil - Fırat arası genişletilip muhafaza edilmesi ve Süleyman Tapınağının yeniden inşaası için bir Mesih'e ihtiyaç duyulmaktadır.

Hristiyanlığın İsa Mesih'ten sonraki akıbeti apayrı bir konu, ancak ilginç olan yahudi ve hristiyanlarla birlikte müslümanların da bir kurtarıcı bekliyor olmaları. Neden?

Hristiyanlığın, İslam'ın aksine İncil'den önce gelen kutsal metinleri - Tevrat ve Zebur'u da kapsıyor oluşu aleyhine olmuştur. Bununla yetinmeyip aleyhine olan bir başka husus da, kendini İsevileri yok etmeye adamış Farisi yahudilerinden olan Tarsus'lu Saul/Paul veya Pavlus adındaki adamın hristiyan olduktan sonra yazmış olduğu mektupları bünyesine katmasıdır. Meryem oğlu İsa Mesih'in tanrının oğlu olduğu iddiası Pavlus'a aittir.
Hal böyleyken Hristiyanlık için; Eski Ahit'e göre gelmesi beklenen kurtarıcı Yeni Ahit ile birlikte gelmiş ancak görevini tamamlayamamıştır. Bu yüzden İsa Mesih dünyaya bir kez daha gelecek ve Cennet krallığı öncesi (kıyamet) insanlığı yargılayacaktır.

Şanı yüce Allah Kur'an'da bildiriyor: (5.116 & 5.117)

Ve Allah demişti ki: "Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki tanrı edinin' dedin?". "Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan birşeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!"
"Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbınız olan Allah'a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen herşeyi görensin.


Söz konusu iki ayet, Mahkeme-i Kübra'da Meryem oğlu İsa Mesih ile Allah arasında geçen diyalog. İsa Mesih'in ifadesi, dünyaya ikinci kez gelmiş birinin ifadesine pek benzemiyor. Aksi düşünüldüğünde, hadis kaynaklarında iddia edildiği gibi en azından 'ikinci gelişimde, kendi nefislerinden kaynaklanan ihtilafları/hataları düzeltmeleri için onları uyardım' ifadesi geçebilirdi. Lakin Kur'an böyle mühim bir olaya hiç bir yerde en ufak bir atıfta dahi bulunmuyor.


Rabi (rabay diye okunur) ile pederin sözlü duellosu

Hristiyanlık ile yahudilik arasındaki Mesih anlayışının temel farklılıklarını anlamanızda kolaylık sağlayacak bir hikayeye şahid olmuştum. Hikayeyi size aktarmamın sebebi, tüm bu yazdıklarımın ufak bir özetle anlatıyor olmasıdır.

Peder ile rabi arasında geçen bu söz duellosu Kudüs topraklarında Süleyman Tapınağın bir kalıntısı olduğuna inanılan ağlama duvarı yanında gerçekleşiyor. Yanılmıyorsam hristiyanların hac dönemi. Aynı zamanda yahudiler için kutsal günler. Peder; İsa'nın gerçek Mesih ve Tanrı'nın oğlu olduğunu savunuyor, Rabi şöyle cevap veriyor:

Rabi: Eğer gerçekten öyle olmuş olsaydı, Tanrı oğlunun çarmıhta ölmesine izin verir miydi?
Peder: O ölümü yendi, ve geri geldiğinde günahları affolmayanları cezalandıracaktır.
Rabi: Ölümü yenen, neden Tapınağı inşa edemedi?
Peder: İkinci gelişinde, yarım kalan görevini gerçekleştirecektir.
Rabi: Sana bir şey söyliyeyim mi? Gerçek Mesih benim!
Peder: Nasıl yani?
Rabi: Bir Mesih'in yapması gerekeni yaptığımda anlarsın.
Peder: Öyleyse Tapınağı da inşaa edeceksindir.
Rabi: Evet, ikinci gelişimde! O zamana kadar, inanmak zorundasın.

30 Eylül 2016 Cuma

Eylül

Yazın çaresi yoktur. Temmuz ayı; kapılar pencereler ceyran yapsın diye ardına kadar açıkken evin ortasına boxer'la oturduğumu hatırlarım. Ter banyosu. Şurdan şuraya adım atmanız güçleşir ve günde 10 kez de duş alsanız asla fayda etmez. Özellikle Atina; 180 derecede pişen yemeği kontrol etmek için fırının kapağını açtığınızda yüzünüze çarpan o buhar vardır ya, Atina'nın havası yaz boyu öyledir işte. Sabaha karşı 1'de 31 derece. Her gün ve her gece.

Küçüklüğüm deniz kenarındaki yazlığımızda geçti. Deniz ve plajla aram iyidir. Lakin o da yazın bunaltıcı sıcağına çare olamaz. Klima dokunur, dondurma susatır. Öte yandan kış; soğuktur. Kar yağar bi'kere, karı kim sevmez ki? Kışın üst üste elbiseler giyeriz ve bu bizi cazibeli gösterir. Yakıcağınız bir ateşiniz dahi olmasa bir battaniye ve paltoyla idare ederiz. Evet, kışın soğuna karşı bir şekilde üstesinden gelmesini biliriz, çaresi vardır yani. Ben Hristiyan memlekette yaşıyorum, kışları Noel olması dolayısıyla sokaklar, caddeler, kafeterialar hep ışıl ışıldır. Kar yağar bi'kere.

İlk Bahar, habercidir. Çiçeklerin, kuşların, güneşin, ne soğun ne de sıcağın habercisidir. İntiharların en çok yaşandığı mevsim olsa da bahar; bende her zaman birleşenlerin, mutlu olaların mevsimi izlenimi vermiştir. Gündüzlerin uzadığı, aydınlığın - kolaylığın mevsimidir. Baharı da kışı da severim. Ama hiç biri bir Son Bahar değildir.



Son Bahar sarıdır. Yeşil ve mavi, yerine kahverengi ve griye bırakmıştır. Kışın kar yağar, son baharda yaprak. Yazın bunaltıcı sıcağı geride kalmıştır. Peki ya düşen yaprakların üzerine çiseleyen yağmura ne demeli? Ve ondan sonra etrafı kaplayan toprak kokusuna? Son bahar, son bahardır. Hüzündür. Belki ayrılık, son bir göz atış. Bir bakış...
Son bahar ve hatta tüm ayların arasında en ihtişamlısı da Eylül'dür. Her zaman derim; kız çocuğum olursa ismini Eylül koyacağım. Güz mevsimi ilk ayı yarın bitiyor. 11 ay sonra görüşmek dileği ile.

23 Ağustos 2016 Salı

Umarım Sözünü Tutar

Şunu bi'yazayım da artık bundan sonra mühim bir gelişme olmadıkça Hooliganic'e dokunmayacağım. Geçtiğimiz sezon iştahla belki her maç ayrı ayrı yazarım-çizerim diye umutlanmıştım. Kaç yıl oldu, sayısını unuttum? Ve bizler hep kandırıldık. Bir adam 7'sinde neyse 70'inde de odur, unuttuk.

Topuk Yaylası tesisleri.
Aziz Yıldırım, İsmail Kartal dönemi formlarını tanıtıyor.

Boktan bir yönetimin boktan bir takımı var. İşin özeti bu. Tarihinin en iyi kadrosunu tarihinin en kötü hocasına teslim edebiliyor. Başarıları cezalandıran ve vasat seven bir yönetim ve başkan. Lobisi yok, güçsüz, akbabaların ağzında sakız bir camia. Aziz Yıldırım'ı kötülemek inanın kolaya kaçmak olur.
Başkanın yaptığı olumlu pek az iş var. Sakın ha beton-arme'lerden (tesis/stad) bahsetmeyin, o iş zaten yönetim gereği/camiaya hizmet. Başkan bir nesil boyunca 2 iş başardı; ilki Ülker'le birleşmek ve Obradoviç gibi bir duayeni basketbol takımının başına geçirmek oldu. İkincisi ise 3 Temmuz sürecindeki duruşu.

Futboldaki sportif başarısızlıklar/hezimetler/hüsranlar/hayal kırıklıkları. Taraftarlarla kavgası, oyuncu ve teknik ekiplerle ayrılış biçimleri. Egosu. Vaad ettiklerinin sonucu. Say babam say... Hiç biri önemli değil artık. Neden biliyor musunuz? Pasifleştik, tepki fayda etmiyor. Son bir umut; verdiği sözü belki bu kez tutar diye yargıtaydan o güzel haberi bekliyorum.

Löw'ün göderilmesi, Denizli'de ve Kadıköy'de Trabzon'la son maç kaçan şampiyonluk, çirkeflerin Kadıköy'deki şampiyonlukları, Zico'nun, Ersun Yanal'ın gönderilmesi, Aykut Kocaman'ın Alex'in ayrılışları vs.. hepsini bir kenara koy; taraftarı daha 10 sene kulübün başında kalmakla tehdit etmesi kadar saç/baş yoldurtmadı. E, yuh! Aklan da git artık.

31 Temmuz 2016 Pazar

15 Temmuz: Kandırıldık

15 Temmuz gecesi kahpe darbe girişiminin ardından artık iyice ak koyun - kara koyun millet tarafınca da anlaşılmışken, gönül rahatlığı ile FETÖ hainlerinin hakkında bir kaç kelam etmek isterim.

15 Temmuz Demokrasi Şehitleri Köprüsü

Fethullah Gülen denen çıban başının ne mal olduğunu idrak edebilmek için 15 Temmuz ve 17/25 Aralık olaylarının cereyan etmesine de hiç gerek yoktu aslında. Keza en ağır dingil dahi 3 Temmuz 2011 sabahı gerçeğin farkına varabilirdi, lakin partizanlıkta olduğu gibi fanatiklikte de insanların sağlıklı düşünebilmesi bir anda yok olabiliyor.
3 Temmuz kumpası bu yapının gayesinin artık ayyuka çıkmış haliydi doğrusu. Ya Ergenekon, Balyoz, OdaTV kumpasları? Ne yazıkki onlar futbol kulübü değildi ve ardında durabilecek milyonlarca taraftarı yoktu. TV'lerde saatlerce laf salatalığı yapan sözde analizcilerin akılları neredeydi? Ceplerinde. Emrolunanın hakkında gevezelik etmek, çok güzel iş...

Şöyle söyliyeyim; Gülen'e kıl olmak için - en basidinden, Türkiye'den hangi dönem nasıl ABD'ye kaçtığını, nasıl ağırlandığını ve ona kimlerin kefil olduğunu bilmek yeterlidir. Araştımacı gazeteci yazar da olmanıza gerek yok, açın wikipedi'yi okuyun.

17/25 ve şimdilerde çok moda oldu bu: kandırıldık kepazeliği. Normal vatandaştan ve örgütün tabanından bahsetmyorum ki bu tabana da ayriyetten kıl oluyorum (gelecem). Sen devletsin. Ülke yönetiyorsun, ne demek kandırıldık? Yalan söylüyorsun. Ancak aptallar kandırılır ve biliyorumki sizler aptal değilsiniz. O yüzden yalan söylüyorsunuz.
Gerçek şu. Birbirinizi kullandınız. Bunu anlayabiliyorum, siyaset/politika doğası gereği gayet anlaşılır 'alışverişler'. Elbet devlet bunların ne bok olduğunu en başından beri biliyordu. Ancak yeterli derecede temkinli olmayıp haddinden fazla yol vermelerinde yanlış yaptılar. Böylesi bir ihanetin içine girebileceklerini de tahmin etmiyorlardı. Ve kendi içlerine de sızmalarına izin vermemeliydiler.

Kandırıldık mı? Üstad Kadir Mısıroğlu neden kandırılmadı? Fenerbahçe taraftarı neden kandrılmadı? Biliyorum daha fazla konuşmak benim haddim değil. Fakat şunu söylemeden de geçemeyeceğim; dönemin cemaatine başvuranlar (kodumun tabanı) hiçbir zaman maneviyatı ön plana almadılar. Aldıysalar da ya ikinci yada üçüncü plandaydı. Hepsi daha iyi bir iş daha güzel bir mevki ve başarılı bir kariyer için bunu yaptılar. Amaçları dünyeviydi. Bu kötü birşey değil ama İslam sözkonusu iken... emellerinin menfaat kokması... bunu takiyeyle yapmak? İkiyüzlülük. Başka bir şey değil.

Olan oldu, bundan sonra daha dikkatli olalım özetinden konuşmak da ağır geliyor. Acı ancak; hainler cezasını çektikçe hafifler. FETÖ'ye bağlı her kurum/kuruluş ve birey, terörist muamelesi görmeli ve sempatizanları terör sempatizanı olarak algılanmalıdır ki devlet tarafından atılan adımlar da bu yönde.
Alçak FETÖ kumpaslarına kurban edilenlerin iade-i itibarları biran önce sağlanmalı. Kanser sökülüp atıldığında yeniden yapılanma kaçınılmaz olmalı.

15 Temmuz şehitleri ve gazilerinden Allah razı olsun. Onlar bu kahredici hikayenin gerçek kahramanları.

29 Haziran 2016 Çarşamba

Euro 2016

Euro 2016 oynanıyor mu oynanmıyor mu o derece uzağım. Meşgulyetimin arasına bir türlü sıkıştırmayı başaramadım, ancak gurup aşamasında iki takımın maçlarını göz ucuyla da olsa takip etmeyi becerebildim. Biri Almanya diğeri ise tahmin edebileceğiniz üzere F. Terim'in çiftliği.



Almanya için ne söylenebilir ki? Adamlar her turnuva kafadan favori. İngiltere ile aralarında ters orantı var. İngilizler her ne kadar kibirli, iddiaa'lı, saygısız, boş lafsalar; Almanlar bir o kadar saygın, disiplinli ve favoriler. Bir de deniyor ki her turnuva başında, ''bu sene Almanlar eski ihtişamında değiller'' Eski ihtişamında olmayan İspanyollardı ki bunun nedeni latin futbol felsefesinin gün be gün kan kaybediyor olması, ama bu apayrı bir konu başlığı.

Almanların yanında parlıyan uluslar; ekonomik krizden nasibini almış İtalyanlar oluyordu, ve genç nesile sahip umut vaad eden Belçika. Lakin hepimizi daha yakından ilgilendiren, orada olmayı asla hak etmemiş bir ekip vardı, Türkler.

İlk iki maç; hani çok uzun bir otobüs yolculuğuna çıkarsınız da gideceğiniz yere vardığınızda kendinizi toparlamanız en azından bir gününüzü alır, işte Türkiye öyle semelenmişti. Euro 2016'da olduğunun - grup aşamasındaki son maçta attığı ilk golle ve maç sonu 53 üzeri 125 ihtimalinin hesaplanması sırasında farkına vardı. Yok öyle yağma.

Yanlış kadro seçimi, prim sorunsalı, ekibin piskolojisi, Arda'nın tutumu, tarftarların haklı eleştirileri ve tepkisi, Fatih Terim'in tutumu/beyanatları falanı filanı, hepsini biliyoruz yenden gene gene bahsetmeye gerek yok. Ben kısaca şöyle diyorum: Terim'in çiftliği. Tam anlamıyla kaos. En nihayetinde olması gereken oldu ve Türkiye evine döndü. Bu konuda duygusal davranamıyorum özellikle de Demirören ve Terim'in yarattığı futbol 'doktrini' söz konusuysa. Umarım başarısızlıklar artarak devam eder.

29 Mayıs 2016 Pazar

Hayal Kırıklıkların Bedeli Olmalı

İtiraf etmem gerekiyor ki sezon başı transfer furyasına kendimi öylesine kaptırmıştım ki sonuç itibariyle sezon sonu hayal kırıklığı son derece yıkıcı oldu. İsmail Kartal dönemi başarısızlığı açıkçası bu kadar üzmemişti. İşin aslı İsmail Kartal dönemi, oynadığımız futbol'un içi son sezona oranla daha bi'doluydu, tek sorun gol yollarında akıl almaz şekilde başarısız olmamızdı. Ancak 2015-2016 yılı elle tutulur herhangi bir şey yoktu. Gelin şöyle özeleştiri yapalım.



Transferler yapılıyorken ve sonrasında gelişen süreç ile alakalı yazdıklarım ortada: 2014/2015-2015/2016Fenerbahçe'deki Değişim ve Hesap Çarşıya Uymadı. İlk iki yazımda oldukça optimist ve kendimi transferlerin 'kalitesine' kaptırmışken son ve şuan yazmakta olduğum yazı hayal kırıklıkları içeriyor. Bu da bana ders olmalı.

Sanırım başkan ve yalakaları hariç artık kabul etmeyen kalmamıştır; Fenerbahçe futbol kulübü başarısızdır, hem de uzun yıllar. Bu başarısızlığa Ersun Yanal bir sezon gölge düşürmüştür. Fenerbahçe futbol kulübü kronik ikincik hastalığına yakalanmış her finali kaybeder olmuştur. 'Kazanırız veya kaybederiz, bunlar mühim değil' diyen bir zihniyetin açtığı hasarın tedavisi ancak 'kemoterapi' ile mümkündür. Camia içinde vücud bulmuş kangrenler koparılıp atılmadıkça, iyileşim asla mümkün olmayacak ve veba varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Çoğunluğu benim gibi önceleri kandırılmış, uyuyan büyük Fenerbahçe taraftarı yavaş yavaş uyanıyor. Bu camianın gerçek sahibi taraftalar, bizzat neşteri tutanlar olmalıdır. Son hafta şampiyonluğun kaybedildiği Denizli maçından bu yana zaman aleyhimize işlemektedir. 
Hayal kırıklıkların bedeli olmalı.

30 Nisan 2016 Cumartesi

C'Thun!

C'Thun! Biz bu yaratığı 2006-2007 yılları arasında, ilk (vanilla) World of Warcraft'ta kesiyorduk. Yanlış hatırlamıyorsam Ahn'Qiraj adında bir zındanın (dangeon) son boss'uydu. Artık O, Hearthstone - Heroes of Warcraft'ın gözdesi. Uzun zamandır; Warsong Commander kartının nerf'ünden beri Whispers of the Old Gods expansion'ını bekler dururum. 

ekşiye yazdığım hikayemi yeniden yazmaya üşendim.
dileyen bu fotğrafa göz atabilir.

Ekşideki yazımı ''gözlerim fatigue control warrior' deck'inde'' diye bitirmişim. C'Thun'un bu kadar iyi ve yeni meta'nın bu denli farklı işleyeceğini tahmin etmemiştim. Keza, expansion arifesinde ve sonrasında attığım bazı tweetler hala duruyor ve noob'luğumu gözler önüne seriyor.

Geriye tek bir şey kaldı, Legend olmak. Abartıyor muyum acaba? Ha, bu arada bunca yıl C'Thun'a (Ka[th]un) -Çitun- diyormuşuk da haberimiz yokmuş. Yazıklar olsun!

21 Mart 2016 Pazartesi

Anarşist Dünyam

Zeitgeist Addendum zırvalığından çok önceleriyli. Daha küçük bir çocukken, çizgifilmlerde subniminal mesajlarla verilen yeni dünya düzeni propagandasının etkisi altında kalmış olmalıyım ki; anarşizm ergenliğimin ideolojisi oluvermişti. Düzensizliğin bir armoni oluşturduğu ütopyamda, kanuna ve hukuğa gereksinim duyulmuyordu. Gerçekte ailem para vermese - kendime püskevit dahi alamıyacağım gerçeğini göz ardı ettiğimde, bu hayal-alemi pek takdir edilesi hayat standartlarına sahipti.

bayrak
Kırmızı ve siyah renklerden oluşan
Anarcho-syndicalism'i sembolize eden anarşi bayrağı

Ülkeler yoktu, dolayısıyla sınırlar da. Herkesin sözüne güven duyulduğu içindir ki kimlikler de yoktu. Polis hiç yoktu, çünki onlara ihtiyaç duyulmuyordu. Aynısı, tüm güvenlik güçleri olmak üzere ordu, özel çelik kuvvetler gibi birimlere ve yapılara da ihtiyaç duyulmuyordu. Para kullanılmıyordu; değiş tokuşla işimizi görüyorduk ve böylelikle bankacılık diye bir işe de ihtiyaç yoktu. Aslında kimse işlemiyordu, herkes hoslandığı uğraşla meşguldü. Bir çeşit hobi gibi.
Ne kadar saçma da duyulsa, meyve toplamaktan hoşlanan meyve topluyor, manava veriyor o da isteyene meyve veya sebze sağlıyordu. Mesela kasap manava et getiriyor, manav da ona istediği sebzeden veya meyveden veriyordu. Herkes evini kendi boyuyordu mesela. Boya üretmekten hoşlanan birileri varsa kolaydı ama yoksaydı da evini boyayacak kişi boya üretmesini bilmek zorundaydı. Böyle de zorlukları vardı bu hayatın.

Sanattan hoşlanan varsa; resim veya heykel yapıyordu. Canı döner çekerse, duvarına tablo asmak isteyen bir dönerciden döner karşılığında bir eser hediye ediyordu. Diyelim ki dönercinin iş yeri ve evinin duvarlarında boş yer yok, bu sefer sanatçı dönerci abi veya ablaya yardım etmek zorunda kalıyordu. Bir saat garsonluk yada bulaşık yıkamak gibi örneğin. Bu örnekleri neredeyse sonsuza kadar coğaltabiliriz ama hiç gereği yok diye düşünüyorum çünkü ne demek istediğim anlaşılmıştır. Ve evet biliyorum, her anarşistinkisi olmasa da benim hayal dünyamın neresinden tutsanız elinizde kalacak şekilde dizayn edilmiş. Şuan düşündükçe götümle gülüyorum.

Hafızalarınızı tazelemeniz adına arzu ediyorsanız Zeitgeist Addendum saçmalığında çıkan o yaşlı adamın dediklerini iyice bir dinleyin. Gözden kaçırılan şeyin, her anarşistte olduğu gibi, insan nefsinin olduğunun farkına varacaksınız. Anarşizm'in eşitlik, huzur, refah gibi söylemleri kulağa her ne kadar da hoş gelse, komunizmde olduğundan farksız, insan nefsi engeline takılıp kalacaktır. Bırakın Zeitgeist'teki dedeyi bu işin üstesinden eğitimle gelebileceğimizi savunup dursun, pratiğe yansımasının imkan ihtimali yok.
Süper eğitime sahip olmayabiliriz ama yine de eğitim görüyoruz ve buna rağmen; teröristler, caniler, katiller, dolandırıcılar ve siyasetçiler hep aramızdalar.

Boş levhalar olarak gelmiyoruz hayata, iç güdülerimiz var. Kusursuz değiliz ki; insanları baştan sona - yine(!) insanlar dizayn edebilsin! Her iyi içinde biraz kötü, her kötü içinde biraz iyi barındırır. Tanrı kelamına karşı çıkan insanoğlunun bir insan sözüne tabi olacağını zannetmiyorum, tabi bu işten bir çıkarı yoksa. Genellikle de çıkarımız olan şeyler kötüdür, az veya çok. İyilik çoğu zaman aleyhimize olur. Nevsine yenilen kötüyü tercih eder, çünkü zorluğu yoktur.

18 Mart 2016 Cuma

Beni Öldür Ekmek Teknemi Alma!

Yürekleri burkan bir serzeniş/ağıt, ''beni öldür, ekmek teknemi alma!'' Kim haykırıyor bunu biliyor musun? Bir kağıt toplayıcı.



Videoyu izleyip böyle bir yasağın olduğunu öğrendikten sonra biraz daha derine inip sebebini öğrenmek istedim. Öncelikle bir kaç haber (başlığı) ile yasağın [#,#,#] ne olduğuna bakalım kısaca:

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırladığı yeni düzenleme ile kâğıt toplayıcılarından kâğıt alan firmalara 140 bin TL’ye kadar ceza kesilmesi. Bu yasayla yaklaşık 500 bin kağıt toplayıcı işsiz kalıyor. Şöyle ki işçilerin/kağıt toplayıcıların taşıyıcı lisansları vs. olmadığından  yasal olarak Çevre ve Şehircilik bakanlığı bu zorlamayı yapabiliyor.
Gün yüzü gibi ortadadır ki bakanlıklar, kağıt toplayarak geçinenlerin emeğine göz dikmiştir. Hali hazırda bir iş kolu olarak görülmeyen kağıt işçiliğinde kendilerine pay elde etme gayesindedirler. İnsanlığın bi'önemi yok en nihayetinde.

Peki ya sen be Zabıta? Sen ne yapıyorsun? Görmezden gelmek çok mu zor? Biliyorum sen de ekmeğinin peşindesin ama bunu; o garibimi ekmek teknesinden ederek yapıyorsun orada. Görmezden gel be adam. Adamı öldürüyorsun farkında değilsin. İçin hiç mi sızlamıyor?

26 Şubat 2016 Cuma

STSL 15/16 Değerlendirmesi & Derbi

     Daha önce de bir derbi maçı öncesi maç/durum değerlendirmesi yapmıştım. Şimdi de bir başka derbi öncesi değerlendirmesinde bulunmak istiyorum fakat; bu defa çerçeveyi biraz geniş tutma niyetindeyim. Yani pazartesi günü oynanacak maça değil de Fenerbahçe adına şimdiye kadar kat edilen mesafeye ve bundan sonrasına göz atalım diyorum.


UEFA sopası

Pazartesi günü oynanacak derbiyi bir kenara koyacak olursak, Türk futbolunun gündemini UEFA'dan iki kardeş takıma gelecek olan ceza-i yaptırımlar (mahlas UEFA sopası) oluşturuyor. Doğrusu biri, diğerinin gölgesinde kalmıyor değil ama ağabeyinden daha temkinli ve akılcı davrandığı kesin.

Şemsiye

İşin ilginç yanı söz konusu cezanın Avrupa kupalarından 1+1 yıl hak mahrumiyeti olup, tarftarlarının bunun ne demek olduğunun farkında olmamalarıdır. UEFA'nın önerdiği ''iyileştirme reçetesini'' ve takımlarının 2015-2016 performanslarını göz önünde bulunduracak olursak, onlar adına bu hiç mi hiç iç açıcı bir durum değil. Kısaca ceza; kulüplerin Avrupa kupalarına katılmaya hak kazandıkları an geçerli kılınıyor, aksi taktirde ceza erteleniyor ve bir sonraki sezon için de gerçerliliğini koruyor. Yani kulüpler en kısa zamanda Avrupa kupalarına katılmaya hak kazanıp cezalarını çekmek zorundalar. Allah'ın sopası yok ama UEFA'nın var. Ben buna ilah-i adalet derim.


Kurt Hoca

Bir zamanlar bizi de çalıştırmıştı Mustafa Denizli. Ben o zaman da bu adama inanmıyordum. ''Mustafa Denizli, şampiyon yap bizi'' sloganları/tezahüratları ile gelmiş, ''Mustafa Denizli, rezil ettin sen bizi!'' diye gitmişti. 

Kurt hoca Mustafa Denizli, Saraçoğlu'nda

İlk sezonunda kendi sahamızda oynadığımız bütün maçları almıştık. Keza deplasmanlarda kötü performans sergiliyor, şahsen ben 'deplasman fobisi' diye bir tanımı ilk o zaman duyuyordum. Bu önemli değil. Asıl önemli ve içler acısı olan; kurt hoca'nın bu verilere dayanarak, Şampiyonlar Ligine katıldığımızda bir röportajında 'kendi sahamızda bütün maçları kazandığımızı varsayarsak' deme gaflatinde bulunmasıydı. O sezon Şampiyonlar Liginde 0 (yazıyla, sıfır) çekmiştik.

Yeni takımına transferi konuşulduğunda şunları düşünüyordum:
Mustafa Denizli hakkındaki görüşlerim, GS transferi öncesi



Yeni takımına transfer olduğunda ise şu iddiada bulundum:
Mustafa Denizli hakkındaki görüşlerim, GS transferi sonrası.







Şampiyonluk

2014/2015 sezonunda olduğu gibi bu sene de şampiyonluğun Fenerbahçe ve Beşiktaş arasında geçeceğini tahmin ediyordum, herkes gibi. Geçen yıl yaşanan sürprize bu sene müsade edilmeyeceği, sezon başı transfer politikalarıyla anlaşılabiliyordu.

Sezon başı yakalanan hava, yapılan transferler, Vitor Pereira'nın iddialı açıklamaları Fenerbahçe taraftarını ve spor kamoyunu büyük beklentilere sokmaya yetiyordu. Diğer yandan çakma filozofun, en nihayetinde şampiyonluk yaşama şansına erişebileceği en ciddi takıma tranfser olması, tahminlerimi güçlendiriyordu. Lig 2'cisi ile 3'cü arasında uçurum olacağını öngörüyordum, keza şuanki 13 puanlık fark bunu yansıtsa da ben farkın sezon sonuna kadar daha da açılacağı kanatindeyim.

Ufak bir ayrıntı: Fenerbahçe taraftarları arasında sezon başından - yakın zamana kadar, Beşiktaş'ın her zamanki gibi şampiyonluktan kopacağı algısı mevcuttu. Lakin başından beri söylediğim gibi Şenol Güneş'li Beşiktaş için bu yıl bu tez geçerli olmayacaktır. Hatta şampiyonlukta, hafta sonu oynanacak derbiyi kaybetmelerinde dahi Fenerbahçe'nin bir adım önünde olacaklardır.
Şu durumda Beşiktaş'ı küçümsemek alehimize olacaktır. Avrupa kupalarından erken elenmeleri, her ne kadar onlar adına üzücü olasa da, STSL şampiyonluk yarışında önemli avantaj elde ettiler. Diğer yandan büyük külüpler 3 kulvarda da ilerleme mecburiyetindedirler.

Her iki takıma da hiç kuşku yokki sezon sonu şampiyonluk yakışacaktır. Amma velakin şimdiden bir aday göstermek komik kaçar. Büyük sürprizler yaşanmadıkça şampiyonluk yarışı son 2 veya en kötü ihtimalle 3 haftaya kadar yaşanacaktır.


Derbi

Fenerbahçe ve Beşiktaş maçları her zaman keyif verir. Genellikle bol gollü olur ve seyir zevkine hitap eder. Maç esnasında her türlü sürprize açıktır. Umarım pazartesi oynanacak olan derbi de bol adrenalinli futbolla geçer.

İdda oynamış olsam 1 oynardım.

Kağıt üzerinde iki takımın da artı ve eskilerine bakacak olursak; kesin bir dille maçın galibini tahmin etmek mümkün değil. Ancak Fenerbahçe'nin ev sahibi olduğu ve 3 puana daha fazla ihtiyaç duyduğu gerçeğini göz önünde bulunduracak olursak, Fenerbahçe tarafı biraz daha ağır basıyor.
Fenerbahçe'nin kötü futbolla mağlup olduğunu düşünelim; her halükarda şampiyonluk yarışı devam edecek olsa da taraftardan gelecek olan tepkiler, bu yarışa mani olacaktır. Lakin 'hafta sonu' Fenerbahçe'nin tempolu ve baskılı oynayacağını düşünüyorum. Diğer yandan Beşiktaş'ın Şükrü Saraçoğlu'ndan mağlubiyetle ayrılması, Fenerbahçe'yi etkileceği kadar onları etkilemeyecektir. Rahatlar.

Fenerbahçe; 0-0, 1-0 oynamasını ve tutmasını iyi bilen bir ekip. Bu gerçekten önemli bir özellik. Fenerbahçe, top rakipteyken de kendisindeyken de rölanti oynayabiliyor. Tempoyu düşürüp oyunu sağutabiliyor. Rakip sahada, rakibi gerek faullerle gerekse de basarak durdurabiliyor. Son haftalarda üzerine kattığı ve geliştirmekte olduğu baskıcı tempolu, oyunu rakip sahaya yığma ve domine etme özellikleri de ayrı artı sağlıyor.

Diğer yandan Beşiktaş ofans oynamayı seven, top dolaşımını iyi yapan ve kilit pasları iyi becerebilen bir ekip. Genel olarak gol bulmakta zorlanmıyorlar. Lakin defans yapmasını bilmiyor, bunun nedeni orta alan göbeğinin 'yumuşak' ve ileriye dönük futbolculardan oluşuyor olması. Takım savunması ve 'stopper' zafiyeti yaşıyan Beşiktaş'ın, Fenerbahçe'nin baskılı futboluna karşı alacağı önlemler yetersiz kalabilir. Tabi Fenerbahçe istediği ve planladığı oyunu sahaya yansıtacak olursa.

Güzel bir derbi bizleri bekliyor, tadını çıkartalım.

23 Ocak 2016 Cumartesi

Karne Notu

              Hiç bir zaman iyi bir öğrenci olmadım. Biliyorum, bu gurur duyulacak bir şey değil. Derslerimi çalışmıyordum, çalışkan öğrenciler ezberliyordu ve sene sonunda ezberlediklerini unutarak benimle aynı seviyeye geliyorlardı. Onlar da sınıflarını geçiyorlardı ben de. Aramızdaki tek fark karne notlarıydı.

Orta ve Liseyi hiç parmak kaldırmadan bitirdim.

Orta okul ve lise'yi nasıl bitirdiğime dair herhangi bir fikrim yok. Heralde kulaktan duyma bilgilerle bir şekilde sınıfı geçiyordum. Ben öğretmen olmuş olsam beni geçirmezdim mesela o ayrı, galiba eğitimin bug'ını bulmuştum. Lakin üni. öyle değildi. Oraya bomboş kafayla gittim ve bedelini 10 yıl gibi bir süreye yayarak ağır ağır ödetti ve hala ödetmekte. Orta ve lisede her ne öğretiyorlarsa, bunu başaramıyorlardı. Tembel birinin (ben) orta ve liseyi bitirmesinden pağ biçin. Aslında bana öğretilenin ilim olduğunu, 'hocalarım' bir türlü anlatamadılar.

Durum bu vaziyetteyken okul döneminde en sevmediğim şey karne almaktı. Tüm o kırık notları aileme izah etmek zorunda kalıyordum. Benden beklentileri vardı haklı olarak ve ben karşılığını veremiyordum. Dedim ya; kötü öğrenciydim. Ailem elinden geleni yapıyordu. Kursa gönderiyorlar ve hatta özel öğretmen tutuyorlardı ama hiç bir zaman istenilen seviyeye ulaşamıyordum. Çünki dinlemiyordum, çünki ilgimi çekmiyordu.

Şöyle düşünüyordum: Tüm mesele üniversiteye girmek, e hali hazırda kontenjan da var. Tutturmam gereken bir not da yok. Dünyanın en kolay işi, dolayısıyla motoru fazla zorlamanın bir alemi yok. Peki ama üni'ye girdikten sonra? Nasıl bitecek o? ...

Çok iyi hatırlıyorum; orta 1 ilk defa karne alacaktık. Azınlık okulundan, Yunan okuluna geçiş yapmıştık. Yunancamız Türkçemizden kötüydü. İlk okulda notlar 10 üzerinden, orta ve lisede ise 20 üzerinden hesaplanır. Bir arkadaşımın bütün notları kırıktı, hepsi 7-8 ve 8-9 aralığındaydı. Babası -garibim- çok sevinmişti 'benim oğlum ilk okulda böyle notlar almıyordu' diyordu. Arkadaş da hiç ses etmiyor, çaktırmıyordu. İşte böyle akıllı bir nesildik biz. Okumamıza gerek yoktu.

                                                             ***

O arkadaşım aile kurdu bir de kızı var, yurt dışında yaşıyor. Ben de bir şekilde idare ediyorum, hayat devam ediyor. Ya kırık not korkusuyla intihar eden 13-14 yaşlarındaki günahsız çocuklar? Omuzlarına ağır yük bindirilmiş o yavruların vebali kimlerin boynuna? Aileleri için hayat devam ediyor mudur acaba?


Şurada güzel bir yazı var: Karne korkusuyla neden ölümü seçiyorlar? Tülay Karabağ'ın yazısı. Haberleri ilk duyduğumda buz kesildim. Oku da adam ol, oku da hayatın kurtulsun derler, yok öyle bir şey. Yalan. Hayat; baştan sona mücadeledir. Okumak ancak mücadelende sana yardımcı olabilir belki yükünü hafifletir ama hayatın kurtulmaz, ne de adam olursun. Seni adam eden şey tecrübedir.

Burada ailelere iş düşüyor. Çocuklarımızın omuzlarına taşıyabilecekleri yükten fazlasını bindirmemeliyiz. Okumalılar, ama aynı zamanda koşup oynamalılar da. Onlar çocuk! Kırık not almak kötü de olsa öğrenmek güzeldir. Okumak; daha iyi bir yaşam için bir kapı aralığıdır. Lakin her zaman her şey demek değildir. Çocuğunuzdan önce eğitimi sorgulayın!

22 Ocak 2016 Cuma

2016

Sevgili dostlar, yeni yılınızı içtenlikle kutlar - sağlık huzur ve mutluluk içinde geçmesini dilerim. Hayal kırıklıklarından uzak, herkesin gönlündekine bir adım daha yaklaşacağı bir yıl olmasını umid ederim.

Ocak ayın ilk günleri, Gümülcine'ye yağan kar 2 gün kalkmadı.
çok güzeldi.

Eskiden her yıl sonu, Aralık ayının son haftası (aslında tam olarak 21'inde) geçirmiş olduğum tüm senenin derlemesini yapar, blogumda yer verirdim. Bunu üç-dört kez yapmışlığım var, fakat ilginizi çekecek çok şey yaşamadığımı düşündüğümden dolayı mıdır bilmem, yazmış olduklarımı da uzun zaman önce kaldırdım. Bu tarz bir işe yeniden kalkışacağımı hiç sanmıyorum ama 'keşke silmeseymişim' demediğimi söyleyecek olursam, yalancı olurum. Belki 2016 yılı itibariyle C-Günlük'e daha çok fırsat vermeliyim.

Şunu söylemeden de geçemeyeceğim: 2015'te olduğu gibi 2016'ya da malesef terör olayları ve bir yığın kafa karıştırıcı gelişmelerle giriyoruz. Bu son olsun yada hiç terör olmasın demek; iyimserlikten öte, dünya dengelerinin değişim gösterdiği bu zamanlara, yabancı bir söylemden ibaret olur.

Benim de planım şu; buraları artık doldurmak istiyorum. Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki. Bundan kazanç sağlamak yada fark-edilip 'insanoğlunun tarihine yön vermek' - önemli biriymiş gibi hissetmek için değil, sadece kendim için. Bir bakıma rahatlamak için. Umarım 2016 yılı güzel bir başlangıç olur. Şimdiye kadar bloguma hak ettiği değeri veremediğim ortada, o yüzden telafi etmeliyim.

Yakın zamanda görüşmek dileği ile saygı & sulh!

Amma Velakin